Dikkaat! Dikkaaat! Bu akşaaam, yazlık Akıncılar sinemasında Yılmaz Güney’in yönettiğii, başrollerinde Yılmaz Güney ve Müşerref Tezcan’ın oynadığı BABA filmi gösterilecektir. BABAAA! BABAAA!..Yılmaz Güney, Müşerref Tezcan, Kuzey Vargın, Yıldırım Önal, Nedret Güvenç, Yeşim Tan, Aytaç Arman, Feridun Çölgeçen oynuyor. Gösterildiği tüm sinemalarda gişe rekorları kıran bu büyük film, bu akşam sinemamız Akıncılar’daa! BABAA! BABAA!.. İkinci film ise…

Bu seslerle başlardı uzun yaz gecelerinin tek ve en önemli eğlencesi olan Adana’nın yazlık sinemalarının dayanılmaz keyfi. Sinemaların görevlendirdiği onlarca çığırtkan, at arabalarına yükledikleri “kartela denilen çift bacaklı seyyar afiş tabelalarıyla kentin ara sokaklarına dalar, gösterilecek filmlerin duyurusunu yaparlardı. Ellerindeki tenekeden megafonla yırtınırcasına bağıran çığırtkanların sesi dalga dalga yayılırdı sokaklara. Arkalarına takılan çocukların oluşturduğu coşkulu kalabalıkla güneşin hükmünü kaybettiği akşam saatlerinde yaşanan bu rutin seremoni ile tüm sokaklar ve mahalle, oynayacak filmden haberdar edilirdi. Akşam yemeğinin ardından, sinemaya gitmek için can atan ev ahalisinin babayı ikna çabaları sonuç verir ve ardından giyinip kuşanıp sinema için yola koyulurlardı.

Akşam serinliğinde ailecek yapılan kısa bir sürelik yürüyüşün ardından da semt sinemalarına varılırdı.  Ancak öylesine büyük bir ilgi vardır ki, sinema önünde kuyruk olup bilet bulabilmek, sinema kapısında yığılmış insanları aşıp biletleri görevliye “kestirebilmek” ve nihayet yer gösteren “teşrifatçıların” refakatinde yerine oturabilmek büyük bir başarı sayılabilirdi. Teşrifatçılar, yer gösterme hizmetlerinin karşılığı olarak bahşiş alabilmek için gözlerinizin içine bakardı. Sonunda avucuna sıkıştırılan bir miktar bozuklukla mutlu bir biçimde bir başka seyirciyi karşılamak üzere oradan uzaklaşırken yerleşmek için birbirine bitişik düzen çakılmış tahta sandalyelerle baş başa kalınırdı. Rahatına düşkün olanlar, evden getirdikleri küçük minderlerine ya da sinema işletmesince ücret karşılığı verilen süngerlere oturarak biraz olsun konfor sağlayabilirdi. Saat dokuza doğru havanın tam kararmasıyla birlikte başlayan sinema gecesinde ilk dakikalar, sonraki haftalarda gösterilecek filmin reklamına (fragmanına) ayrılırdı.

Filmlerin tanıtılmasında “Gelecek Hafta”, “Yakında”, “Pek Yakında” gibi kategorik ifadeler kullanılırdı. Sonra ilk film, kısa bir aradan sonra da ikinci film başlardı. Seyirci filmleri adeta çocuksu bir saflıkla izler, başkarakterle özdeşleşir, onun tarafını tutar, başarısını coşkuyla, ıslıklar ve alkışlarla karşılar; karşı karakteri yani kötü olanı ise yuhalardı. Bazen arıza olur; film kopar, yanar ya da bir sebeple film kesintiye uğradığında da ıslıklarla protesto edilir, filmi gösteren makiniste ağza alınmayacak küfürler savrulurdu. Sinema kimi zaman genç kız ve erkeklerin birbirini görebilmesine olanak sağlayan sosyalleşme mekânlarıydı. “Kız davası”, “laf atma”, “yan bakma”, “küfretme” gibi kişisel sürtüşmelerden kavgalar çıkabilmekteydi. Toplumsal olaylara karşı duyarlılığın da son derece hassas olduğu bu 70-80 arası yıllarda toplumda gözlemlenen ayrışmanın biz çocukların arasındaki yansıması da “artist tutmak” şeklinde tezahür etmekteydi. Solcular ya da halkçılar Yılmazcı, sağcılar ve zenginlerden yana olanlar ise Cüneytçi idi. Siyasal-sosyal içerikli filmlerde yer yer sloganlar atıldığı, olayların çıktığı, polisin devreye girdiği olurdu. O yıllarda sigara konusunda bu günkü kadar duyarlılık oluşmamış ve henüz yasaklamalar getirilmemiş olduğundan açık hava sinemalarında sigara içilmesi yasak değildi. Dışarıdan bakıldığında sinemanın üzerinden bir fabrika bacası gibi yoğun dumanlar yükselirdi. Karanlık salonda makine dairesinden perdeye süzülen sert ışıkla buluşan sigara dumanlarının ahenkli dansı insanı filmden koparacak kadar ilgi çekici olurdu. Aynı ışık huzmesine giren yarasa, danaburnu, hamamböceği, pervane ve benzeri börtü böcek de bu dansa eşlik ederdi. Biraz film, biraz bu rol çalan raks gösterisi, etrafta film izlemeye gelen sıra dışı ilginç insan tipleri ve bir de gökteki yıldızlar bu keyifli sinema gecesinin seyirlik unsurları olurlardı. Gazoz şişelerinin şıngırtısı, fındık, fıstık, çekirdek ve çerezlerin bin bir çıtırtısı ile Yılmaz’ın,  Cüneyt’in, Hülya’nın, Türkan’ın perdeden yükselen haykırışları; kurşun, yumruk efektleri ya da yanık müzik sesleri birbirine karışırdı. Bu sesler yüksek sinema duvarlarını aşar komşu damlara ve oradan da diğer damlara ulaşır, damdan dama aşarak yüzlerce hatta kimi zaman kilometrelerce ötelere yayılırdı.

Uzun ve dayanılmaz sıcak yaz gecelerini damlarda yatarak geçiren Adanalılar, cibinliklerinin içinde değillerse gökteki yıldızları izleyip onlardan şekiller çıkarmaya ya da sivrisineklerle baş ederek uykuya dalmaya çalışırken bir taraftan da semt sinemalarından yükselen bu seslere kulak vermekte; gelen seslerden filmi anlamaya çalışmaktaydılar. Aksiyon sahnelerinin, çatışma sahnelerinin tanıdık-bildik tondaki silah seslerine, Orhan Baba’nın, Ferdi Abi’nin yanık, ağır ağdalı arabesk nağmelerine kulak kabartır; “esas oğlan” ya da “esas kız”ın akıbetini anlamaya çalışırlardı. Evleri sinemaya yakın olanlar, sesleri duyabilmenin yanında damlarından sinema perdesini görebildikleri oranda daha şanslı sayılırlardı. Gerçi bunlar, her gece diğer konu komşuyu da ağırlamak zorunda kaldığından başka bir açıdan da şanssız da sayılabilirlerdi. Sinema sahiplerinin duvarları yükseltmesine, perdelerle kapatmasına karşın bu tür “beleşçilerle” baş etmeleri pek olası olmazdı. Bu tür bedavacıların yanında sinemaların başka beleşçi müdavimleri de olurdu ki onlarla baş etmek daha zordu. Mahallenin genç ve “hır çıkaran” “belalı” delikanlılarının sinemada kavga çıkarıp ailesiyle film izlemeye gelmiş seyirciyi taciz etmesi işletmecinin işine gelmediğinden bunlarla iyi geçinmek, onların gönlünü hoş tutmak gerekmekteydi. Bu gençler, ücret alınmaksızın belli yerlere oturtulur ve kontrol altında tutulurdu. Gündüz sinemanın çöplüğünü karıştıran ve bulduğu eski yırtık biletleri yapıştırarak akşam sinemanın bilet kesen görevlilerine “yutturanlar” ise bir diğer beleşçi grubu oluşturuyordu.

Birinci film, ikinci film derken sinema serüveni biter ve herkes geldiği yollardan, mahallelerin dar ve karanlık sokaklarından filmin kritiğini yaparak güle eğlene evlerine dönerlerdi. Gecenin on ikisi ya da yarımında sıcaktan ve sinekten henüz derin uykuya dalamamış mahalleliler, ardına kadar açık kapı-pencerelerinden, sokaktan gelen komşuların ayak seslerini duyar, sinema sohbetlerine kulak kabartırlardı. Kapı aralığında ayaküstü yapılan sohbetlerden filmin içeriği, iyi mi, kötü mü olduğu anlaşılmaya çalışılırdı. Oluşan kanaate göre sonraki günlerde bu serüvene onlar da katılır ya da gitmeme kararı alırlardı.

Adana’da yaz ayları havalar sıcak olduğundan kimi büyük kışlık sinemaların yaz için ayrı salonları olurdu. Her mahalle ya da bölgenin birkaç yazlık sinema salonu vardı. Kışlık sinemalar kapandığında bu yazlık salonlar açılırdı.  24 yıl sinema işletmeciliği yapmış olan yazlık “Aile Sineması” sahibi Mehmet Yılmazyaşar’a göre o yıllarda Adana’da 64 adet yazlık sinema bulunmaktaydı. Yine ona göre bazı sinemaların 1.700 kişilik seyirci kapasitesi vardı.  Bu sinemaların günde ortalama 800 seyircisi olduğu kabul edildiğinde bile Adana’da her gece ortalama 50.000 kişinin sinemaya gittiği gerçeği ortaya çıkıyor. Bazı filmlerin galası bu yazlık sinemalarda yapılıyor, filmin oyuncuları davet ediliyor ve bu sanatçılar Adana’lı seyirciler tarafından büyük ilgi görüyordu. Filmlerin vizyonda kalma süreleri  1., 2., “3. zafer haftası”  gibi ifadelerle vurgulanıyordu.

Üniversitede okuduğum yıllarda sinema dersini veren hocam rahmetli Mahmut Tali Öngören, İstanbul’un bazı önemli film şirketlerinin Adana’da ofislerinin olduğunu, bu şirketlerin bölgedeki seyircinin nabzını tuttuğunu, sinema işletmecilerinin talepleri doğrultusunda arz-talep dengesi içinde bölge için film üretildiğini anlatırdı ki; bu gerçeğe işletmeci Mehmet Ölmezyaşar da işaret ediyordu. Ölmezyaşar, o yıllarda kendi deyimi ile “hesabını bilemeyeceği kadar iyi para kazandığını” söylüyor. Yine ona göre dönemin kimi sinema işletmecileri öylesine çok kazanırlardı ki dönemin Adana pavyonlarında yemekle bitiremezlerdi. Ölmezyaşar, “özellikle Yılmaz Güney’in çok ekmediğini yedim” diyerek onu saygıyla anmadan edemiyor.  Ölmezyaşar, film şirketlerinin sinema sahipleriyle -hâsılata belli bir yüzde ile ortak olmak- anlamına gelen “pursantaj” usulü çalıştığını, biletlerin “turnike yapılmaması” (birden fazla satılarak para kaçırılmaması) için kontrolörlerce denetlendiğini söylüyor.

Akıncılar, Kiremithane, Şahinler, ve Güneşli sinemalarında toplam 10 yıl kadar makinist olarak çalışmış olan Ökkeş Kara, aynı anda birden fazla sinemada gösterilen filmlerin makaralarının dönüşümlü kullanıldığını, işi biten makara-bobinlerin bisiklet, motosiklet ya da taksi ile diğer sinemaya ulaştırıldığını, oradakinin de alınarak kendi sinemalarına taşındığını söylüyor.

Yazlık sinemalarla ilgili bu yazıyı hazırlamak için araştırmalar yaparken bu yıllardan kalan salonların izini aradım. Bunlardan birçoğunun yıkılmış, yerine süpermarket, halı saha, düğün salonu, apartman ya da çeşitli işyerleri açılmış olduğunu gördüm. Bir kısmı ise tümüyle yıkılmasa da harabeye dönmüş, depo, yıkamacı, hurdacı, kağıt deposu gibi kullanılıyordu.  Kimisinin yalnızca beyaz sinema perdeleri duruyor ve bir dönemin tarihine vurgu yaparcasına zamana direniyordu.