Olimpos Tanrıları, Zeus’un isteği üzerine Korintos Kralı Sisifos’u cezalandırmaya karar verirler. Cezası, koca kayayı bir tepenin zirvesine kadar çıkartarak yerine oturtmaktır. Sisifos, bazen sırtı ile dayanarak ve bazen de kolları ve de bacakları ile kayayı kucaklayarak dev kayayı akşama doğru büyük zorluklarla tepeye çıkarır, tam tepenin oyuğuna yerleştirecektir ki, kaya yeniden aşağıya yuvarlanır. Her gün, günler boyu böylece devam eder gider.

Sisifos, Homeros’un deyişi ile “yararsız ve umutsuz bir çaba ile cezalandırılmış olduğunu” anlar.
Sisifos bu cezaya karşı durarak tanrılara karşı bir tür zafer kazanabileceğini ispat etmek üzere her gün bu kaya ile aynı şekilde boğuşmaya devam eder. Çünkü bu boğuşmanın kendi varoluş amacının ta kendisi olduğunu kabullenmiştir.

Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi, doğrusunu söylemek gerekirse son başyapıtı, Ahlat Ağacı da böylesi bir kabullenişi anlatır.

Filmin öyküsü Çanakkale’nin Çan ilçesinde yaşayan bir ailenin yazmayı ve insanı anlamayı bir tutku düzeyinde arzulayan öğretmen adayı genç Sinan ve mesleğinin sonuna gelmiş, emekli olmak için gün sayan, kumar borcuna batık öğretmen babası İdris’in öyküsüdür.

Anadolu’nun katı kurallarına, konu komşu hakkımızda ne der baskısına rağmen öğretmen eşi İdris’in hayat coşkusuna, doğaya ve diğer canlılara olan tutkusuna hayran olup, kaçarak evlenen anne ve küçük kız kardeş TV dizilerine ve eski Yeşilçam filmlerine sığınmış yaşarken, Sinan bir yandan kitabını bastırmak için sponsor olabilecek ilçenin varlıklı insanlarıyla konuşur ve taşra eşrafının şüpheci ve egocentric daha da önemlisi eğitimsiz olmakla böbürlenen tarafıyla da karşılaşır. Eşraftan gerek belediye başkanı gerekse taşra girişimcisi olan maden ocağı patronu karikatürize edilmiş tipler değil bizzat ve bizatihi kendi tabakalarının ortalamasının anlamlı tezahürleridir.

Üniversiteyi bitirip, ailenin yaşadığı ilçeye dönen sınıf öğretmeni adayı Sinan ailesinin durumunun maddi olarak gittikçe kötüleştiğini görür. Emekli olmayı ve emekli olup köyüne yerleşmeyi bekleyen babasının kumar borçları yüzünden evleri satılmış aile kiralık bir eve sığınmış olarak, babasının maaşından yapılan icra kesintilerinden kalan üç beş kuruşla geçinememekte anne aile bütçesine destek olabilmek için gündüzlü bebek bakıcılığı yapmakta sık sık da köy imamlığından emekli babasından maddi yardım almaktadır. Sadece İdris öğretmen değil, düzenli gelire sahip öğretmenlerden hiç biri maaşlarıyla geçinememekte ve ek gelir elde etmek ve hayatlarını sürdürme çabaları asli görevleri olan öğrenci yetiştirme sosyal görevleri olan topluma bilgi, görgü ve hayat tarzlarıyla rol model olmanın çok uzağında bir hayat sürmektedirler. Bu yanıyla film, edebiyatımızda Yakup Kadri’nin Yaban romanından Kemal Tahir’in Köyün Kamburu romanına oradan Mahmut Makal’ın Bizim Köy romanına kadar 1940-1970 arası romancılığımızda çokça işlenen köye gelen genç öğretmen idealizmi ile ahali tarafından kolayca benimsenen statükocu imam mücadelesinin günümüzdeki sonuçları üzerinden toplumsal ilişkilere de hazin bir bakış atmaktadır.

Hazin durumu değiştirecek olan genç öğretmen adaylarının meslek aşklarıdır. Filmde Sinan’ın öğretmenlik sınavına giriş bölümünde gencecik bir kadın öğretmen adayının ülkenin her köşesinde ayrım yapmadan çalışmak istediğini TV kameralarına içtenlikle söylediğini izleriz.

Öğretmen adayları bu durumdayken Sinan insana duyduğu güvensizliğin getirdiği bir umursamazlıkla ailede herkesin özellikle annesinin heyecanla beklediği sınav sonuçlarından aldığı kötü sonucun haberini aldığında önemsemez bile…

Çevresindeki herkes hayatla boğuşurken aslında kendi kendilerine ürettikleri umudun peşindedirler. Filmdeki kuyu imgesi bu umudun en iyi örneğini oluşturur. İdris emekli olduğunda alacağı emekli ikramiyesiyle borçlarından kurtulup ailesinin refah düzeyini yükselttiğinde yerleşeceği köydeki arazisine kuyu açmaktadır. Kazdıkça alttan büyük taşlar çıkmakta ve bu taşları ceraskal kullanarak kuyunun ağzına çekmektedir. Kayalar sık sık ipten kurtulup kuyunun dibine tekrar inmektedir. Babası ve diğer köylüler çorak yerde kuyu açmaya su çıkarmaya çalıştığı için ona deli gözüyle bakmaktadırlar. İdris suyun varlığında ısrarlıdır.

“İnsan eylemi aşkındır -Yani eylemi tasarladığımız ve gerçekleştirmeye uğraştığınız- şimdiden yola çıkarak gelecekteki bir nesneyi amaçlar her zaman. Ereğini gerçekleşmesini gelecekte konumlar ve umut insanın eyleme geçiş tarzında ve gerçekleştirilmek üzere bir ereği ortaya koyuş olgusundadır” der Sartre. Bu yanıyla umut insanın yaşam amacının temel parçasıdır. Yaşamdaki tüm başarısızlıklarla birlikte…

Kuyu hakkında kendisiyle tartışıp sonrasında çekip giden babasının ardından İdris’in oğlu Sinan’a dönerek söylediği cümleyle yazımı bitirmek istiyorum: “-su yoksa bu arazide neden kurbağa var öyleyse”