Attila Marcel, 2013 yapım yılı isminden de anlaşılacağı üzere Marcel Proust’u anma hevesinde, biraz da animasyon tadında cici bir film.

Yönetmen Sylvain Chomet bu filmden önce “Belleville’de Randevu (Les Triplettes de Belleville)” ile “Sihirbaz (L’Illusionniste)” filmlerini yapmış. Bu film, yaptığı ilk animasyon olmayan filmi. Tuhaf teyzeleriyle birlikte yaşayan genç bir piyanist olan Paul’un, annesi ile babasını rüyasında görmesiyle başlayor film. Aslında işte o Proust anmasıyla “Kayıp Zamanın İzinde” gönüllü bir yolculuğa da çıkma mesajı ile başlıyor.

Her ne kadar teyzelerinin babasından bahsetmemesinden, kız kardeşlerinin ölümüne sebep olduğunu düşündürse de, bebekliğinde kaybettiği anne ve babasını hatırlama mücadelesi vermekte olduğunu da anlıyoruz. Ailesinin ölümünden sonra hiç konuşmayan karakter, komşusu Bayan Proust’la tanışıp da onun bitki çaylarından yine Proust’un kitabındaki başlayış gibi kurabiyeden aldığı ısırık ile anılar birer birer geri gelmeye başlar.

Ailesine ne olduğunu bilmek için kayıp anılarına dönen Paul; Proust’un tıpkı ısırdığı kurabiyenin ağzında bıraktığı tatla, zihin gezintisinden yola çıkıp çocukluğundaki kahvaltılara geri döner. Bunun üzerine yazdığı kitaplarda da bir kurabiye söz konusu.

Filmde annesi ile babasını hatırladığı sahnelerdeki, annesinin söylediği güzel mesajlar veren şarkıyı da sözleri ve müziği de ekleyerek devam edelim:
“Ne biri olacak ne de öteki
Oğlum yapacak canının istediğini
Kutsal aile karar veremez
Hangi şarkıya dans edeceğine

Ne biri olacak ne de öteki
Oğlum yapacak canının istediğini
Toplum bana söyleyemez
Onu nasıl adam edeceğimi

Biraz sevgi, biraz bal
gökkuşakları için güneş ışığı
kaleleri için biraz kum
resimleri için boya kalemi
hepsi bu kadar”

Fransızca melodisiyle ninni kıvamında iç açıcı bir şarkıyla tatlı bir umut doluyor insan. Ayrıca postmodern bir dans sahnesi sergilenmiş boksla kurgulanan, kesinlikle kaçırılmaması gereken bir sahne.
Paul, Bayan Proust’u ilk olarak her gün soluk almak için gittiği parkta ukulele çalarken gözlemliyor ama hiç konuşamadığından ve hiç sosyal bir yapıya da sahip olmadığından aralarında bir diyalog da gelişmiyor. Daha sonra tanışıyorlar elbette, piyanosunu akort eden görme engelli hocasının düşürdüğü CD’yi vermek için arkasından gittiğinde. Gizli mabedinde yetiştirdiği bitkilerin bulunmasını istemeyen Bayan Proust’un, aslında geçimini de sağlamak üzere insanların anılarına yolculuk yapmasını sağladığı hipnotik bitkilerin de muhtemelen yasak olmasından, bunu gizlediğini anlıyoruz. Yaptığı çaylardan ve çöreklerden yiyen insanların zihninde bir “Alice Harikalar Diyarı” gezintisi yapması devlet tarafından da yasak olmasını gerektirdiğinden, biz de onunla birlikte “yakalanmasın aman” kaygısına düşüveriyoruz.

Bayan Proust bir hippi… Yeryüzünün üzerinde yaşayan tüm canlılara ait olduğu bilincinde, korunması kollanması gerektiği ve bu uğurda mücadele eden bir aktivist. Karma felsefesinden ve reenkarnasyon inancından, Budist olduğunu düşünüyoruz. Fakat en can alıcı sahne olan kocaman bir ağacı kesmek isterken ki konuşmalar ve ağaca sarıldığı sahne elbette Budist olmayı gerektirmiyor. Gayet tanıdık reflekslerle ağacın kesilmesine karşı çıkıyor, tutuklanıyor ve ne yazık ki deşifre de oluyor. Ağacın kesilmesinin ilk hamlesinde öyle bir konuşma yapıyor ki muhteşem… “Tuvaletlerde bile, ‘nasıl bulduysanız öyle bırakın’ yazısına uyarken, gezegene bu ihmali yapacak kadar salak olamazsınız.” diye. Buna katılmamak mümkün değil…