Avrupalılar evlere değil sokaklara yerleşiyor! Ne demek?

Bir Türk ailesinin evinin temizliğine, güvenliğine, huzuruna ve en çok da o eve sahip olmaya ne kadar çok önem verdiğini bir düşünün. Bunun temel nedenlerinden birisi her ne kadar Türk aile yapısına verilen önem filan gibi afili cümleler olsa da asıl neden çok daha politik ve ekonomik. İsterseniz bu durumu biraz irdeleyelim.

Türklerin evlerinin içine gösterdiği özeni düşünün ve şimdi bir de Türklerin sokağa çıktığında ki tutumlarını gözünüzde canlandırın… Ne kadar tutarsız değil mi? Evlerini türlü kokularla, renklerle süsleyen, her gün defalarca temizlik yapan insanlar; çöplerini sokak ortasında bırakıyor, yere tükürüyor, sokakların griliğine hiç aldırmıyor. Çünkü ev onun güvencesi, vatanı yurdu her şeyi. Bu yüzden bizde ‘kapının önüne koymak’ diye bir deyim var.

Kapı önü yani sokak dışarıdır, ötekidir, yabancıdır ve tehlikelidir. Evet tehlikelidir bu yüzden sokağı benimsemeyiz, sokağa güvenmeyiz ve sokağı korumayız. Peki neden sokağa bu kadar yabancıyız? Neden sokaktan bu kadar ürküyoruz? Çünkü yerleşik bir toplum değiliz. Hâlâ göçebe içgüdülerle hareket ediyoruz. Evlere sıkıca yerleşmemiz, yerleşik hayatı benimsediğimiz anlamına gelmez. Tıpkı tehlikelerle dolu bir ormanda kamp çadırı kurmuş ve korkudan çadırından çıkamayan acemi gezginler gibiyiz.

Devletimiz de henüz bir göçebe devletidir! Bunun en açık kanıtı yağma adetinin devam ediyor olmasıdır. Artık yağmalayacak başka yer bulamadığımız için son yüz yıldır canım Anadolu’yu karış karış yağmaladık. Deniz, orman, hazine arazisi, hiç bir şey bırakmadık. Neden? Çünkü yerleştiğimizin farkında değiliz! Daha asırlarca nesiller boyu bu topraklarda bu kaynaklarla yaşayacak olmamızı idrak edemiyoruz. Böylelikle ne yerleşik bir toplum olabiliyoruz ne de sistemi oturmuş bir devlet olabiliyoruz. Sistemli bir devlet olmayınca ortada, bireyler kendini güvene almak için canı pahasına da olsa bir ev sahibi olmaya çalışıyor. Çünkü başına bir şey gelirse ona sahip çıkacak bir sistemin varlığına güvenemiyor. Elbette bu yüzdendir Türkiye’de ki ev fetişizmi, emlak çılgınlığı.

Gelelim konunun en başına… Ne demiştik? Avrupalılar evlere değil sokaklara yerleşiyor. Tabi ki sokaklarda yaşamıyorlar ama sokaklar o kadar güzel, temiz, yeşil ve korunaklı ki insanın iştahını kabartıyor. Hem toplum olarak sokakların kirlenip bozulmaması için gerekli gayreti her birey gösterirken hem de devlet tüm olanaklarını seferber edip sokaklara yaşam salıyor.

Bir de ortalama bir Avrupalı ailenin kendi evlerinde üniversite öğrencisi tarzında yaşayıp, evlere yerleşme konusunda bizim kadar istekli olmadıklarını hesaba katarsak biraz olsun nereye varmaya çalıştığımı kestirmeye başlarsınız. Avrupalı bir aile için evin temizliği çok abartılacak bir durum değildir. Ev satın almaksa son derece gereksiz bir yüktür. Çünkü ortada vergilerinizle kurulmuş bir sistem vardır. Eğer işsiz kalırsanız maaş verilir. Kaza geçirir çalışamazsanız maaş verilir. Çocuk yaparsanız maaş verilir. Kiranızı ödeyemiyorsanız maaş verilir. Ev bulamıyorsanız maaş verilmez, ev verilir!

Devlet bu kadar parayı nereden alır? Bir kere Avrupa’da kimse vergisiz mücevher ticareti yapamaz, kimse kaçak işçi çalıştıramaz, kimse rüşvetle ihale satamaz, kimse örtülü ödenekten saray yapmaz, en önemlisi kimse Rizeli müteahhitlere hazine arazisini hibe edemez. Böylece sen çalışırken senden kesilen vergi, sen çalışamayınca sana tekrar yardım olarak döner. Sonuç olarak da kimse kimseyi kapının önüne koymakla tehdit edemez. Çünkü kapının önü yani sokak, kapının içinden hem daha güvenli hem de daha güzel bir yerdir.