Yemyeşil ormanların gizinde kaybolan bir çocuk. Bilmez henüz ne gelinciklerin rengini, ne de kasımpatıların mutluluk dolu kahkahalarını. Ormandaki ağaçların yeşilinden sızan huzmelerin harelerine kapılıp patikalarca koşturur, mutludur. Meyvelerini insan boyuna indiren ağaçların cömertliğiyle her şeyi unutur. Yuvası orasıdır artık. Ne küçük geçmişinde bir iz kalır ne de geleceğe dair bir kaygı.

Gündüzleri güneş ışığı ile oynayıp geceleri kutup ışıklarını izler. Ormanlar her şeyi verir ona, başka neye ihtiyacı olabilir ki? Ne onu daha mutlu edebilir ki? Aramadığı yemyeşil ormanların büyüsü ne olduğunu dahi bilmediği huşua erdirir. Bir de her güzel şeyin sonu olmasa…

Ormanlar hep dışarıdan güzel görünürdü ona, diğer herkese olduğu gibi. İçinin böylesine bir macera, böylesine bir karnaval olduğunu nereden bilebilirdi. Güzelliğince yaşıyordu tüm anlarını.

Her gece gökte beliren yemyeşil ışık dalgalarını izlemek, onların ahenkli dansını seyretmek,  ormanın ona sunduğu en büyük zevkti. Kutuplardan gelen rahatlıktı onun için o ışıklar.

Bir kuş bir yerde ölürse ruhu göğe çıkardı. Doğru ya, kuşlar ölse de uçmalıydı; bedenleri kalsa ruhları uçmalıydı! Gökyüzü, insanlara emanet edilmek için fazla güzeldi. Ya çocukların olmalıydı ya da kuşların. O uçamadığı için de kuşlar onun emanetine sahip çıkardı.

Çocuk kaçınılmaz sona uyanır. Hayal biter, rüyanın ışıklı kareleri yine nispeten yeşil bir parkın asfalt yolunun kenarına öylece kondurulmuş bir bankın üzerinde ağır ağır solgunlaşır ve yok olur.

Çocuğun gözleri açılır geceye.  Bir hevesle başını kaldırır, gökyüzüne bakar kutup ışıklarını görmek için.  Ancak ne kuş kanadının sesi ne de kutup ışıkları orada değildi. Hafifçe doğrulur, omzundaki hayalinin ağırlığı ile sağına soluna bakar. Kirli elleri ne kadar uzaktır. Yeşilden, güneşten, gelincikten ve kasımpatıdan gerçeğin yükünü bir omzuna alır; boya tezgâhını da diğer omzuna.

“Boyayalım abi! Lanet dünyayı yeşile boyayalım, ellerinde kasımpatı tutan çocukların kahkahalarına boyayalım.”

OĞUZHAN DOĞAN