Bir eski zamanda, Çin’de, Şang Hanedanı’nda, her kral Tanrı niteliğindeymiş. Kral ölünce, gelenek gereği bütün sevdikleri ve akrabaları öldürülür, onunla birlikte toprağa gömülürmüş…

Hatırladıkça irkilirim; birilerinin ölümü, diğerlerininkine hazin bir vesile… Güçlü, her tükenişinde birilerini de yanında tüketmek ister şu derin çukurlardan birinde.

Çok önceydi. Benimleyken hep mutlu ol, hep bende kalmak iste, sonra benden uzaklaş, arada derin uçurumlar olsun, varlığımın ve yokluğumun çizgisinde çelişkiler yaşa, bensizliği hep farkındalıkla karşıla, yokluğumda sen de düş o derin çukurlara ve böylece çok sev isterdim beni… Tıpkı Şang’ın zulmü gibi…

Yıllar geçmiş aradan. Yokluğumun, seni şu dipsiz kuyularda bırakacağını düşünüp, soğuk bir kış ayazında, seni uzak bir kasabaya yolcu ettiğim bir ocak akşamını, gene seninle tesadüfen karşılaştığım bir ocak akşamı örtüyor. Seni dipsiz kuyularda bırakacağını sandığım yokluğum, tam da şimdi, yeni birinin varlığına sebep olmuş, hatta senin elinden tutturmuş, sarmaş dolaş etmiş haliyle bana doğru yürüyor. O kalabalık cadde, o insanlar, nasıl algımdan silinir, nasıl sadece sizi seçebilir… Nasıl olur da, seni dipsiz kuyularda bırakacak ve bana geri döndürecek olan yokluğum, silinir gözlerinden, ellerin bir başkasınınkine tutulur. O kalabalık caddede, acı değeri taşımayan her insan yok olur, ikiniz kalırsınız sadece. Biraz sonradır ki, belki de ilk kez Şang ölür, sevdikleri yaşamaya layık bulunur.

Caddede akım durur. Gittikçe yaklaşırsınız bana. Bir bilsen karşındayım… Bir hissetsen, gözümden boşalmaya kurulmuş bin bir anıyı. Benimle birlikte titriyor olsa eskisi gibi yüreğin, bana yaklaşırken, yanar, kaybolur, buram buram acımak kokardın…

Kolundan tutmak gelir içimden. Bu acıyı neden yaşadığımı bilmek, benim hakkım. Yokluğumun, seni şu dipsiz kuyulularda neden yine beni işaret etmediğini sorgular… Çin’de Şang ölürken, neden Şang’ın sevdikleri kefenlerini giyinip, ölümü beklerler?

Oysa içindeki ben ölürken, sen yeniden hayat buluyor olursun… Karşındaki ben ölürken, sen elini tuttuğun hayaletine “seni seviyorum” diyerek, aslında ona sevgini değil, bana nefretini anlatıyor olursun… Hayaletine “seni seviyorum” diyorsun… Duyuyorum. Sümerlerin Ur’daki mezarları kazınıyorken, sen elinden tuttuğun yokluğumun saçlarını okşuyorsun… Bu caddeye, bu tesadüfe, bu anlık sancıya dayanamıyorum… Sahi, görmüyor musun? Ve bu sancı iliklerime kadar işleyip yere düşmemem için o tek çareyi biliyorum. Sensin…

Beni kaldırırsın gene değil mi, o düşkünler arasından? Sırf üzülmemem için de olsa, elinden tuttuğun yokluğumu bırakıp, bana dokunur, “Buradayım ömrümün sebebi, yokluğunla değil, varlığınlayım, bak” diyebilir misin? Ben bunu düşünürüm işte. O caddede, hayatımın hep yok saymak zorunda kalacağım diliminde!

Dayanamıyor, kollarından tutup çekiyorum:
-Neden yaptın bunu. Neden bir başkasıylasın?
Şaşırıyorsun:
-Beyefendi, iyi misiniz?

Gene aynı döngü, aynı fobi. Gene bir benzerin… Benzer acılar. O kadar yer etmiş ki içimde o korku, biri ile mutlu olur, el ele tutuşur, o caddede bana doğru yürür de, bana aldırmazsınız diye, sana benzeyenlerin birinden, hatta mutlu olanından hesap soruyor olmuşum, bilmeden, gene bir ocak akşamında… Oysa, o caddede olmayacağını, bu kente bir daha dönmeyeceğini de çok iyi biliyorum. Ve bugün o caddede, gene sen sanarak mutlu birinin kolundan çektim.

Benimleyken mutlu ol, bensizken acı çek, yokluğumda dipsiz bir kuyuda ol, beni çok arzula isterdim. Tıpkı Şang’ın zulmü gibi.

İşte bugün anladım. Ayrılıkta dipsiz kuyuya düşen sen değil, ben oluyormuşum. Ve bugünlerde Şang, sen oluyormuşsun…