1200’lü yıllarda İtalya’nın Sicilya bölgesinde yöneticilerin keyfiliğine, vergi yüküne karşı bazı aileler bir araya gelerek bir tür aileler konfederasyonu oluşturdular. Bir arada kalarak korunmayı ve yardımlaşmayı amaçlıyorlardı. Daha sonra baskıdan bunalan diğer köylüler daha geniş katılımlarla bu ailelerin denetimine girmeye başladı. Bir çeşit destanlaşmanın ve halk kahramanlığı serüvenin ardından, 19. yüzyılın ikinci yarısında, Fransa’nın olası İtalya işgaline karşı verilecek direnişin örgütlü yapısına da bu aileler konfederasyonundan esinlenerek bir isim verildi.

Bu aileler konfederasyonu 20. yüzyılın başına gelindiğinde, bölgelerinde ticaret başta olmak üzere birçok yasal ve yasa dışı ekonomik faaliyeti kontrol altında tutuyordu. Dönemin faşist lideri Mussolini bu faaliyetlerden ve güçlü yapıdan rahatsız olarak aileler avına çıktı. Kısa sürede sürgün, idam ve kaçışlar başladı. Daha sonra biz bu aileleri kuzey Amerika’ya göçmüş olup faaliyetlerini orada yürütenler ve de Hollywood filmleri aracılıyla tanıyacağız.

Tarihine kabaca baktığımız bu ailelerin literatürdeki adı mafya. Kısaca zor kullanma, yasa dışı işler, kendi içinde hiyerarşik bir yapıyla yönetilen suç örgütü anlamına gelir. Ancak kelimenin kökeni başta da ifade etmeye çalıştığımız gibi bir direnişten esinlenmekte. Peki ne oldu da bir direniş hikayesi, örgütlü suç ve şiddetin kelime anlamına dönüştü? Ya da daha açık ifade ile masumca başlayıp sonunda insanlara acıdan başka bir şey getirmeyen tek şey mafya mı? İnsanların zorbalara karşı sığındığı her yer, her yapı zamanla aslından kopup deyim yerindeyse mafyalaşmadı mı?

Dinler; yaşat, sev, oku diye başladı ancak en büyük katliamlar din adına yapıldı. Okumayanlar yaptı, sevmeyenler yaptırdı. Devlet; insanların emeğini, mülkiyetini garanti altına almak için örgütlendi ancak gelin görün ki en büyük emek sömürüsü ya da “ötekilerin” mülkiyetine keyfi el koymalar ve hatta şiddetin en örgütlü en meşru! biçimi hep devlet tarafından gerçekleştirilmiyor mu?

Ülkeler; bir diğer işgalci, sömürgeci ülkeye karşı başkaldırıyla kurulmuş ülkeler değil mi ki bugün en büyük işgalciler ve sömürücüler haline geldi. Bütün bu hikayelerin değişmeyen tek unsuru insandır. İnsanın aç gözlüğü, hırsı ve arzulardır. Değişmeyen, yenilenmeyen bir kontrol mekanizmasına bağlanmayan her yapı nihayetinde arzuların kurbanı olacak ve mafyalaşacaktır.

Zamanında Birleşik Krallığın vergi eziyetine karşı bir başkaldırıyla kurulmuş, köleliğin kaldırılması için iç savaşı göze almış ve ezilen milletlere umut olacak İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini yayınlamış ülkeler topluğu olan Amerika Birleşik Devletleri, bugün dünyanın en büyük ve en acımasız mafyası haline gelmiştir. Amerikan yöneticileri savaş politikalarını yürürlüğe koyabilmek için kendi kamuoyunu ikna etmek adına kendi kendine terör saldırıları düzenleyecek boyuta varan uygulamalarla tüm dünyaya dehşet salmaya devam etmektedir.

Savaş politikalarını meşrulaştırmak için terör guruplarını desteklemekte dünyanın bir numarası olan ABD, daha önce dünyanın gözü önünde soykırım yaşayan ve kaçarak kendi ülkelerini kurmalarına müsaade edilen hatta destek verilen İsrail ile işbirliği içinde bu faaliyetlerini yürütüyor. İsrail’i oluşturan halkın atalarının yaşadığı zulüm daha dün gibi akıllardan çıkmazken aynı halkın sadece bir kaç kuşak sonrasının bugün akıl almaz derecede zalim ve yıkıcı oluşunu anlamak mümkün değil. Selamı (barışı) yayın diyen bir peygamberin mabetlerinin sözde koruyucusu Suud Krallığının hemen yanı başında Yemenli yetimlere yaptığı zulümleri görmezden gelmek ne mümkün…

Dünya tüm bu süreçleri yaşarken Türkiye tabi ki kendi adına bu oyunu oynamaktan pek de geri kalmıyor. 17 yılı bulan Türkiye tarihinin en uzun ve tartışmalı olan iktidarı AKP, iş başına geldiği günlerde toplumun hemen tamamında geniş çaplı bir umut uyandırmıştı. Giderek artan oy oranıyla iktidarını perçinlerken daha geniş ve çeşitli kitlelere huzur vermeyi vadediyordu. Öyle ki genel başkan Tayyip Erdoğan’ın hapisten çıkması ve Başbakan olması için en büyük rakibi CHP Genel Başkanı, üzerine düşenden fazlasını yapacaktı. İlk Başbakanlık dönemlerinde gerek söylemleriyle gerek halkın içinde duruşuyla samimi bir hava yaratıp her kesimden insanın kendini güvende hissedeceği bir düzeni müjdeliyor gibiydi. Bu sayede anayasa değişikliği, başkanlık sistemi, seçim sistemi başta olmak üzere birçok yapısal değişikliği, üstelik halkın kararlarıyla onaylayıp uygulama fırsatı buldu. Ancak gelinen son noktada büyük hayal kırıklığı yarattığını artık inkar edecek yüzümüz kalmadı.

Bugün Tayyip Erdoğan ve yine kendisi adına yapılan uygulamalar, demokratik, hukuki hatta insani olmaktan çıkmıştır. Seçim meydanlarında vaatlerden çok tehditler, hakaretler duymaya başladık. Daha önceleri insanları işiyle, rızkıyla tehdit eden, sürgüne yollayan, medyada itibarsızlaştıran, ses kayıtlarıyla şantaj ve tehdit uygulayan, iş adamlarına, bürokratlara tehdit savuran FETÖ mafyasından ülkeyi kurtarmak için halkı sokağa döktüğünde kim bilebilirdi ki bunun iki mafyanın güç savaşı olduğunu?

FETÖ’den boşalan medya, iş, asker, emniyet, yargı çevrelerini hızla dolduran AKP kadroları bugün yetki gaspı, görev dışı uygulamaları, iş dünyasına tehdit, şantaj, halkı kutuplaştırma, yoksul kesimi küçük düşürme, laik insanları hedef gösterme, özgür basını susturma, devlet memurunu işiyle tehdit etmeye varan uygulamaları açıktan yapar hale geldi. Kendinden olmayan herkesi terörist, hain olmakla suçlayacak kadar ileri varan iktidar söylemlerini geniş bir medyatik propagandayla destekletiyor. Halkın cebinden çıkan vergileri bu medya organlarına aktararak yine halkın açlığını, işsizliğini gizleyecek sahte dünyalar yaratıyor.

Mahkemeler kişiye göre talimatla kararlar veriyor, savcılar iktidar tarafından hedefe fırlatılan oklar gibi çalışıyor. Yalan, iftira, uydurma suçlarla aydınlar, üniversiteler, gazeteciler bastırılıyor. Bu işleri yapacak bürokratik sınıfın çoğu yine aynı şeyin başına gelmesinden korktuğu için bu uygulamalara ortak oluyor.

Kısacası ülkenin bir kısmını korku, diğer bir kısmını da yalan yönetiyor. Çok az bir zümreyi de tabi ki şahsi çıkarlar… “AK Parti Rüyası”, “AKP mafyası”na dönüşmüş durumda. Şimdi her köşe başı tutulmuş, her an herkesin başına her şey gelebilir korkusu hakim.

Faşizmler dikkatle incelenirse… Bugünkü rejim, faşizmin bir tık gerisinde ve yine faşizmin habercisi niteliğindedir. Belki de Nazi Almanyası’ndan sonra medyayı bu kadar etkin ve manipülasyon amaçlı kullanan başka bir iktidar olmamıştır. Nitekim Fransız Devrimi önderlerinden Mirabeau, “Prusya bir devlet değil, ordudur ama devleti olan bir ordu” demişti. Yıllar sonra Hitler bu sözü bir övünç kaynağı olarak Alman kitlelere aktaracaktı!

31 Mart 2019 yerel seçimlerinde medyanın içine düştüğü aciz durumu da hesaba katarak şu ifadeyi kullanmak mümkün: Türkiye; devleti olan bir medyadır ya da medyası olan bir mafya!