Christopher Nolan’ın yazp yönettiği 1997’de siyah beyaz çektiği “Doodlebug” isimli kısa filmi tek bir odada geçiyor. Doodlebug, 3 dakika gibi bir sürede Nolan’ın yönetmen görüşünü ve felsefi derinliğini evrensel boyutlara ulaştırıyor.

Kamera, film boyunca zaman kavramı yok olmuş bir adamın peşinde geziniyor. Odadaki saat, telefon, çiçek, su gibi semboller zamanı ve dış dünyayı simgelemektedir. Telefon ve su ilişkisini göz önüne alırsak, dış dünyanın varlığını işaret eden telefon sesi ve telefondan durmadan gelen ses, adamın telefonu suya atmasıyla zaman, sistem ve dış dünya kısır döngünün içerisine hapsediliyor. Masanın üzerinde duran çiçekler ise kurumuş ve solgun görünüyor. Ait olduğu yerden uzakta ve yalnızlar. Doğanın dışına atılmış gibi. Filmdeki bu tarz simgeler, odadaki karakteri ve içinde bulunduğu durumu işaret etmektedir.

Film boyunca duyduğumuz müzik ve efektler karakterin psikolojisine girmemize yardımcı oluyor ve gerilim unsurunu artırıyor.

Hikâye tek bir odada geçmesine rağmen, kamera oldukça anlamlı kullanılmış. Film, yakın planda karakterin yüzüne odaklı bir şekilde başlayıp, onun eyleme geçmesiyle hareketlenir. Bu hareket, dar çerçevede gördüğümüz olayı, geniş çerçevede göstererek resmi daha da anlamlı yorumlamamıza olanak tanır. Açı değişimleri rahatsız etmez. Durumun gizemini ortaya çıkarana kadar kamera, olaya ve eylemlere uzaklaşıp yakınlaşmayı sürdürür. Karakter durduğu anda kamera da durur. Karakterin bakışlarını ve gözlemlerini kameranın gözüyle aktüel olarak izleriz.

Karakter, küçük minyatürüyle karşılaşana kadar kamera hareketini sürdürür. Bu karşılaşmadan sonra, kamera sabit ve dar planlarla görseli sunmaya devam eder. Bu şekilde karakterin, hapsedilmiş duygusu izleyiciye daha etkileyici bir şekilde geçer.

Filmdeki karakter, dünyanın dışında, benliğinin ve kendi gerçekliğinin peşindedir. Odanın içindeki bir şey onu fazlasıyla rahatsız eder. Filmi izlerken bunun böcek ya da fare olduğunu düşünüyorsunuz. Aslında onu rahatsız edenin kendi varlığı olduğunu görmeniz çok uzun sürmez. Üstelik bu varlık, adamın yapacağı herhangi bir hareketi ondan önce tasarlıyor ve eyleme geçiriyor. Tam kendini yakalayacak ve yok edecek derken, filmin sonunda o ikisinin dışında, başka bir “kendisinin” daha olduğunu görürüz. Bu, onlardan daha büyük ve alaycıdır. Diğerlerini, ayakkabıyla ezmiştir. Film, bu şaşırtıcı hamleyle kapanır. Nolan, böyle bir sonla varoluşun doğuştan alaycı yapısını gözler önüne sermiş olur.

Kısa filmde önemli olan birçok unsuru Doodlebul’de görebilirsiniz. Hikâye, teknikle birleşerek filmin amacına ulaşmasını sağlıyor. Kendi benliğini ararken kaybetmiş bir bireyin, bocalaması sanatsal bir üslupla aktarılıyor. Bütün ise değişmiyor. Kısa filmle bir bütüne ulaşmak, eseri sanatsal değeri yüksek bir başyapıta çevirir. Nolan, Doodlebul filmiyle bunu çok güzel başarıyor.

GÖKÇE AÇIKGÖZ

*Bu yazı daha önce GodFather Dergisi’nin Mayıs-Haziran 2016 tarihli 2. sayısında yayımlanmıştır.