Bağlamanın sayılı virtüözlerinden biri olan Erdal Erzincan, geçtiğimiz hafta “Şelpe” adlı enstrümantal bir albüm çıkardı. Biz de albümü bahane ederek ustayla keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Erdal hoca hem yeni albümünden bahsetti hem de Gezici Bağlama Atölyesi, halk kültürü, türküler ve siyaset hakkındaki sorularımızı yanıtladı.

– Son albümünüzden bahsederek başlayalım… Keyifle dinledim. Şelpe için bestelenen ve özel olarak bu teknik için uyarlanan/düzenlenen enstrümantal eserlerden oluşan bir çalışma sanıyorum. Albüm nasıl bir hazırlık süreci geçirdi?

Şelpe tekniği Anadolu’nun çok eski, çok köklü bir geleneği. Bağlama zaman içerisinde kentlere taşınınca tezeneli icra ile tanışmış ve bu teknik yavaş yavaş unutulmuş. 90’lı yıllardan sonra yapılan çalışmalarla yeniden gündeme geldi. Şu anda bağlama, hem şelpeyle hem tezeneyle çalınan bir enstrüman haline geldi ve böylece zenginleşti diye düşünüyorum. Bu tekniğin öncülerinden de bahsetmeden olmaz elbette. Arif (Sağ) hoca, Hasret Gültekin, Erol Parlak, Nesimi Çimen, Ramazan Güngör… Bugün bu tekniğin buraya gelmesinde emeği olan insanlar bunlar. Ben de 90’lı yılların başından itibaren bu çalışmanın içerisinde yer aldım ve çok önemli ölçüde zamanımı aldı. Dünyada şelpe tekniğiyle ilgili buna benzeyen tezenesiz çalınan enstrümanları da araştırdım, o tekniklerden faydalandım. İşte tüm bu birikimle hem ustalardan gelen hem de kendi üretimlerimi bir noktaya taşıdıktan sonra bunları albümüme sunmak istedim. Bu arada bu albümde daha önce, örneğin 20 yıl önce icra ettiğim eserler de var. Fakat bunları yeniden yorumladım, yeniden üstünden geçtim. Bunları yeniden bu çalışma içine dâhil ettiğimde gerçekten farklı bir duyum olduğunu gözlemledim. Tekrar yorumladığım eserlerde, 20 senelik birikim de üstüne koyulduğunda, o eserin yeniden nefes aldığını gördüm. Bu birikimi böyle bir sunumla paylaşmak istedim.

‘MÜZİĞİN ÜSTÜNDE BİR ŞEY GÖREMİYORUM’

– Şelpe albümünüz dijital platformlardan da dinlenebiliyor… Albümler eski yıllardaki kadar satıyor mu sizce, yoksa Youtube’a yenildi mi? Bu biraz da sanat ve teknoloji ilişkisiyle ilgili bir soru…

Müzik hiçbir zaman dinleyicisinden uzak kalmaz. Sadece yöntemi değişmeye başladı, evet. Belki fiziki satış olmayacak, belki sanatçıya yansıyacak ekonomik katkı o kadar olmayacak, o anlamda yenildi diyebiliriz. Ama asıl önemli olan, müziğin üreten ve tüketen arasındaki ilişkinin kopup kopmadığı, oraya bakmak lazım. Ben koptuğunu düşünmüyorum. Dinleyici aynı heyecanla, aynı duyguyla konserlerimizi takip ediyor; yaptığımız albümlerden de haberi oluyor. Fakat onun ekonomik geri dönüşü sanatçıya yansımıyor, bu doğru, kayıp burada. Bundan dolayı şöyle bir şey oluyor tabii ki; birçok sanatçının motivasyonu azalıyor, doğal olarak üretimine yansıyabiliyor. Ben bu motivasyonu kaybetmemeye çalışıyorum. Sonuçta biz de bu ülkede yaşıyoruz, bu ekonomik koşullarda bizim de bunları tasa etmemiz gerekiyor; ama ben bunu minimal düzeyde tutmaya çalışıyorum. Benim için öncelik müzik, müziğin üstünde daha yukarıda bir şey göremiyorum.

‘PROJE HALK MÜZİĞİNE HİZMETE DÖNÜŞTÜ’

– Çocukluk hayalinizi hayata geçirdiğinizi açıklamıştınız bir söyleşinizde. 1 yıldır Erzincan, Erzurum ve Dersim (Tunceli) yöresinden çocuklara gezici bağlama eğitimi veriyorsunuz. Bu projenizden bahseder misiniz biraz da.

Gezici Bağlama Atölyesi, çok önceden beri hayal ettiğim, zamanla beynimde olgunlaşa olgunlaşa bugüne gelmiş bir proje. İmkânı olmayan yerlerde, imkânı olmayan gençlere ve çocuklara bağlamayı götürmek lazım, paylaşmak lazım. O fikirden yola çıkarak yavaş yavaş büyüdü. 250-300 öğrenci başvurdu bu çalışmaya. Yetenekli olduğunu düşündüğüm 25 öğrenciyle başladık. Farklı bölgelerde çalışıyorlar. Orada asistanlarımız var, ayda bir de ben gidiyorum ve her gittiğimde farklı bir ilde buluşup ders yapıyoruz. Ben olmadığımda sabit bir mekânda çalışıyorlar, ben gittiğim zamansa köy köy dolaşıyoruz. Öğrenciler farklı köylerin farklı kültürleriyle tanışıyorlar, yerel sanatçılarla tanışıyorlar. Farklı disiplinlerle tanıştırıyoruz zaman zaman edebiyatçılar, tiyatrocular geliyor, söyleşilerimiz oluyor. Bu arada farklı bölgelerin bağlama çalım tekniklerini de öğreniyorlar. Bizim İstanbul’da konservatuarlarda verdiğimiz eğitimi aynen oraya aktarıyoruz. Bunda ilk amaç imkânı olmayan öğrencilere ders vermekti ama şu anda halk müziğine hizmete dönüştü. O çocuklar şu anda halk müziğine hizmet veriyor. Oralarda yaşadıkları için çok sağlam bir mayaları var. Ne verirseniz çok çabuk alabiliyorlar. Kültüre yabancı değil, o yüzden çok hızlı bir şekilde ilerliyoruz.

‘DENEYSEL ÇALIŞMALARA OLUMSUZ BAKMIYORUM’

– Türküleri aslına sadık kalarak söylüyorsunuz. Peki, türküleri tahrif ederek söyleyen yorumcular hakkında ne düşünüyorsunuz? Bir de türkülerin özellikle pop/rock enstrümanlarıyla icra edilmesi normalde türkü dinlemeyen gençler tarafından ilgiyle karşılanıyor mu sizce?

Bu söyleyene bağlı, ne niyetle yapıldığına bağlı elbette. Biz isteriz ki hâlâ Veysel gibi çalıp söyleyelim ve öyle bir dinleyici olsun. Ama bunun olması mümkün değil, yani biz köyden kente gelmişsek bunu da uyarlamamız lazım. Âşık Veysel’i de kente uyarlamamız lazım, oradaki dinleyicinin de buraya uyarlanması lazım. Fakat o duyguyu yitirmemek gerekiyor yoksa farklı enstrümanlarla çalınıp söylenmesi çok önceden de yapıldı. Âşık Veysel’in zamanında yapılan şeyler bunlar. Şunlara dikkat etmek lazım, Âşık Veysel’in zamanında böyle bir tehlike yoktu, bunları konuşmuyorduk; o da kendince farklı müzik tarzında oturmuş ve Veysel türküsü çalmış, söylemiş; bunu bu algıyla insanlar dinliyordu. Bu tip deneysel çalışmaları çok ketum bakmamak lazım. Deneysel çalışmalara olumsuz bakmıyorum ama o deneysel çalışmada bunları ayırmak lazım. Dinleyicinin görevi de bu olmalı, doğru yaptığımda alkışlamalı, doğru yapmadığımda da eleştirmeli.

‘ŞARKI BESTELENİR, TÜRKÜ YAKILIR’

– “Türkü formatında beste” denilen bir şey var. Türkü elbette anonim olmak zorunda değil. Aşık Veysellerin, Neşet Ertaşların, Mahsunilerin besteleri de bu toprakların en güzel türkülerinden… Ama son yıllarda ortaya “türkü besteleyip” bu işten para kazanan insanlar da çıktı. Derdi olmayan veya sırf yapmak için yapılan türküler. Bunlara da türkü diyecek miyiz?

Türkünün tanımında anonimlik kaidesi vardır. Şarkı bestelenir, türkü yakılır. Yakılma tabiri anonimliği ifade eden bir şey; yani bir tutuştuğu zaman o artık çok farklı mekânlara, çok farklı zamanlara yayılabiliyor. O yangındır işte, tutuşarak gidiyor. Bu yangının neticesinde kişi ortadan kalkıyor, mekân ve zaman ortadan kalkıyor. Bir değil binlerce hikâye o türkünün içine dâhil oluyor ve binlerce kişinin emeği, müzikal zevki türkünün içine dâhil oluyor. Türkü böyle ortaya çıkıyor, türküyü bir kişinin yapması mümkün değil. Âşık Veysel, Mahsuni onların üretimine gelince onları bundan ayırmak lazım. O âşık müziği, bu anonim müzik, bunları ayırmak lazım. Günümüzde böyle âşık mantığıyla yapanlara saygı duymak lazım. Ama kalkıp ‘ben türkü yaptım’ çok büyük bir iddia.  Anca türkü formunda kendi bireysel duygunu yansıtacağın eser yazabilirsin ama türkü milyonlarca kişinin emeği olan bir form. Onu ‘ben yaptım’ diyen ukalalıktan başka bir şey yapmamış olur.

‘DESTEKLEDİĞİM PARTİ İKTİDARA GELSE ORAYA KADAR DESTEKLERİM’

– Muhalif kimliğiyle tanınan bir sanatçısınız. Bu elbette içinden geldiğiniz Alevi kültürüyle de ilgilidir. Geleneksel anlamda âşıkların/ozanların ezilenin yanında, iktidarın karşısındaki tutumu ile günümüzdeki sanatçıların muhalif tavrı hakkında ne değerlendirmede bulunursunuz? Sanatçı muhalif olmak zorunda mıdır? Siz desteklediğiniz parti iktidara gelse de muhalif olur musunuz mesela?

Öncelikle şunu söyleyeyim; ben hiçbir partiye üye değilim, ben sadece âşıkların, ozanların refleksiyle hareket ediyorum. Muhalif diye yaptığım her şeyi bu çerçevede değerlendirmek lazım. Benim sadece insani reflekslerim olmuştur. Bu CHP de olabilir, AKP de olabilir, bu hepsi olabilir. Hiçbir örgüte, partiye yaslanıp hareket etmedim, etmeyi de düşünmüyorum. Tabii ki desteklediğimiz parti oluyordur, ki dönem dönem o da değişiyor. Desteklediğim parti veya kişi iktidara gelse oraya kadar desteklerim, ondan sonra geri çekilirim. O makama oturan kişinin artık pohpohlanmaya değil, eleştiriye ihtiyacı vardır; daha iyi hizmet vermesi için. O’nu kötülemek manasında değil, o koltuğun hakkını vermesi için onun eksiklerini birinin söylemesi lazım. O da halkın güvendiği kişiler yani aydınlar, sanatçılar olmalıdır.

‘SEN MÜZİSYENSİN AMA MÜZİĞE EMEK VERMİYORSUN’

– Sanatçının muhalif olmasından bahsetmişken… Son yıllarda iktidara yakınlığıyla öne çıkan ve haber olan “sanatçılar” hakkında ne düşünüyorsunuz? “Sanatçı” sıfatını hak ediyorlar mı sizce?

Muhalif olmak için muhalif olmaya çalışmak doğru değil. Bir kere önce sanatçı sanatını yapmalı. Bunun tersi de hoşuma gitmiyor. Eline sazını alıyor; sazını akort edemiyor ama muhalif! Bu da doğru değil… Önce sanatını doğru yapmalı. Ne yazık ki sadece muhalif durduğu için sazını çalamıyor, türküsünü söylemiyor, bu anlamda bir emeği yok. Muhalif sanatçı, sol görüşlüyse emekten yana tavır takınandır. Sen müzisyensin ama müziğe emek vermiyorsun! Bunu emeksiz, zahmetsiz yapıyorsun, bununla sol değer uymuyor. Böyle yapan sanatçılarımız da var bunları da eleştiriyorum, öbür tarafı da eleştiriyorum. Önce sanatçı olmak lazım, önce sanatının gereğini yerine getirmek lazım; saz çalıyorsan sazını güzel çalacaksın, türküyü güzel söyleyeceksin. Ama sen bunu yapmadan muhalifsin veya gidiyorsun bir yerlere kendini pazarlamaya çalışıyorsun; bunların ikisi de bana aynı geliyor. Saz elindeyse eğer, o sazın sorumluluğuyla sana hep doğru kapılar açılır, yanlış kapıya gitmezsin zaten. O saz seni bir şekilde rahatsız eder, terlemeye başlarsın, vicdanen rahatsız olursun yanlış kapıya girdiğinde. Bence çok zor değil ama önce sen o sazı gerçekten samimiyetle taşıyor musun? Gerçekten samimiyetle o saza emek vermiş misin? Samimiyetle vermişsen doğru yerde olursun, doğru duruş sergilersin. Muhalif olman gerektiği yerde de muhalif olursun.

*Bu röportaj daha önce 16 Kasım 2019  tarihli Bir Yol Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

İlginizi çekebilir:

İstanbul Kainat Radyosu’ndan Evreni Kucaklayan Albüm: Ay Açılsa

“Bağlama”yı yakından tanıyalım