Psikolojiye meraklı hemen herkes hayatında bir kez bile olsa ego demiştir. Ego; id ile süperego arasında denge işlevi gören, insanı insan sınırlarında tutan lakin temelde id için hizmet eden bir mekanizma: Freud‘un tanımıyla şahlanmış bir at üzerindeki şövalye. Dünya üzerinde gerek insan eliyle ortaya çıkan gerek doğanın ortaya çıkardığı yıkımlar psikolojinin gelişimini destekleyen süreçler olarak görülmektedir. Freud’da Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkileriyle yüzleşirken vicdan üzerine düşünmeye başlamış ve insanın karar mekanizmasını id-ego-süperego üçlemesiyle psikanaliz için önemli açıklamalarda bulunmuştur. Jung, egoyu yüksek düzey bir sürekliliğe sahip olan kişinin dışa dönük bilinç merkezi olarak tanımlarken[1], Lacan ise daha çok bilinçdışı ve dil, Oidipus Yasası ile ilgili seminerlerinde (Freud’un aksine yazmaktansa konuşmayı tercih etmiştir Lacan) psikanaliz için önemli katkılar sunmuştur.[2]

Peki, sinema psikolojinin gözler önüne serildiği bir perde değil mi? Her türlü yıkımı, savaşı, tecavüzü, işkenceyi, doğal afeti ve daha pek çoğunu gösteren sinema, aynı zamanda insanın sınırlarını zorlayabileceğini de göstermiyor mu?

Alex’in dünyası

1962’de Anthony Burgess tarafından yazılıp 1971’de Stanley Kubrick tarafından beyaz perdeye aktarılan “Otomatik Portakal (A Clockwork Orange)”, İngiltere’de yirmi yedi yıl yasaklandıktan sonra sınırları zorlamaya devam etti ve ediyor. Burgess, kitabında Alex’in dünyasını tam da onun gözünden anlatırken “nadsat” adını verdiği bir dil kullanıyor. Kitapta Alex’in sorgulamalarını daha fazla, kişi ve mekân tasvirlerini daha az görüyorken; Kubrick’in yorumunda mekân tasvirlerine yoğunlaştığını görüyoruz. Haruki Murakami’nin 1Q84 adlı kitabında bir karakter şöyle der: “Eğer yeni bir şey-kimsenin daha önce görmediği bir kurgun varsa en ince ayrıntısına kadar anlatmalısın.”[3] Kubrick de bunu yapıyor aslında. En ince ayrıntısına kadar, kostümler-mekânlar gösteriyor seyirciye. Öyle ki günümüzde bile Otomatik Portakal, izleyene bir yabancılık duygusu katmaya devam ediyor.

Alex

Bir distopya örneği olan Otomatik Portakal’da anti-kahraman olmak aslında kolaydır. İdealize edilmiş kahramanlara gerek yoktur. Kural tanımaz-genel ahlak yargılarına karşı çıkabilen Alexander DeLarge; uyuşturucu, ev basma, hırsızlık, adam dövme ve cinayete kadar uzanan bir eğlence anlayışına sahiptir. Filme başlarken kırmızı bir ekran görür ve sonrasında Alex‘in gözünü bir kez bile kırpmadan bize bakıp durmasıyla yüzleşiriz. Gözlerinizi kırpmadan bakmayı deneyin, gözlerini ilk kırpan-kaçıran kaybeder. Alex filmin başında yener seyirciyi, güçlü olduğunu kanıtlar. Kırmızı; ateş, öfke, şiddet dolayısıyla id’dir. Kırmızı Alex’tir.

Korova Milk Bar

Alex; Dim, Georgie ve Pete’den oluşan dört kişilik çetenin lideridir. Tamamen güçlü olanın lider seçildiği çetede Alex, en acımasız-toplum kurallarını küçümseyen-alaycı ve en saldırgan olandır. Alex çetesiyle birlikte kışkırmak ve aşırı şiddete hazır olmak için Korova Milk Bar‘da “takılır”. Kullandığı dil ile toplumdan ayrılan, babalarının şarkılarını söyleyen pisliklere katlanamayan Alex’in otorite ile ilk çatışmasını, yasa ve düzenin olmayışından bahsedip ölmekten korkmadığını söyleyen yaşlı adamı dövdüğü sahnede görürüz. Alex gücü sever. Billy-Boy ve çetesini iş üstünde (terk edilmiş bir gazinoda bir kadına tecavüz edecekken) yakalayıp erkekliklerine saldırır. Çünkü güç, aynı zamanda erkeklik ve dolayısıyla eril olmaktır onun için. Çaldıkları arabayı uyuşturucu etkisiyle, hızla kullanan kişi yine Alex’tir. Gece sürprizi yaptıkları evde karşılaştıkları yazarı sakat bırakacak olan ve karısına tecavüz edecek olan da Alex’tir. Üstelik belki de babasının şarkısını söylerken yapar bunu: Singing in the Rain.

Alex

Korova Milk Bar’a yorgun argın döndüklerinde Alex hediyesini alır: görkemli Ludwig Van Beethoven‘ın görkemli 9. Senfonisi. Televizyon yapımcılarıyla ses denemeleri yapan kadınla dalga geçen Dim ise Alex tarafından cezalandırılır. Çete içindeki ilk çatışmanın örneğini de bu sahnede görürüz. Dim’i topluma uygun hareket etmediği, görgüsüz davrandığı gerekçesiyle suçlar ve gözdağı vererek gücünü tekrar gösterir. İkinci çatışmayı ise Georgie’nin liderlik lafları etmesi üzerine Alex’in diğerleri üzerine fiziksel üstünlük kurduğu sahnede görürüz.

Kim bu Alex?

15 yaşındaki Alex anne ve babasıyla aynı evde yaşıyor. Annesi uyku ilaçlarıyla uyuyabilen bir kadın, babası ürkek gergin görünümlü bir adam. İkisi de çocukları üzerinde etkisizdir ve belki de bir o kadar ilgisiz. Anne babası, geceleri hayır işleri yaparak vakit geçirdiğini söyleyen Alex’in daha önce de suça karıştığını bilirler ama Alex ne söylerse onu kabul ederler. Alex bir daha suça karıştığında hapishaneye gideceğini bildiğinden siren sesi duyduğu an çetesini toplayıp olduğu yerden “tüyen” biri. Uyuşturucu-hırsızlık-tecavüz-cinayet gibi “eğlencelerden” keyif alır; gündüzleri okula gitmez, dinlenir, kızlarla flört eder, evine davet edip sevişir. Alex, doğruyu görür ama yanlışı yapar. En büyük keyiflerinden biri de Ludwig Van Beethoven’dır. Mükemmel gecelerini, mükemmel müzik eşliğinde öldürülen insanları, patlamaları, yangınları hayal ederek tamamlar.

İyi bir ev, iyi bir aile, iyi bir kafaya sahip olan Alex nasıl olur da toplum kurallarına uygun yaşamaz? Şiddeti neden tercih eder? Neden kötü olmayı seçer?

AlexLacan’dan destek alacağımız nokta burada devreye giriyor. Lacan bilinçdışı ve dil kavramlarını ortak bir zeminde açıklar. Dil nasıl ki kendine özgü bir yapı ve sistemdir[4]; bilinçdışı da Lacan için kendi göstergeler olan bir yapılanmadır. Dil, kültürün ve toplumun bir parçası ve dili kullanan özne için kendisiyle, ötekiyle, gerçeklikle ilişkisini düzenlediği göstergelerdir.  Alex kendi dilini oluşturmuş, ötekiyle arasına mesafeler koymuş, toplum, kültür ve ailenin dışına çıkmıştır. Babanın Adları’nda simgesel bir baba işlevinden bahseden Lacan, Oidipus karmaşasını insan olmaya giden gerekli bir yol olarak açıklar.[5] Oidipus ile kişi kendi gerçekliğinden çıkıp simgesel gerçekliğin içine girer; böylelikle kültürel düzenin simgeleriyle düşünmeye başlar ve kendine bir anlamda yabancılaşır. Nihayetinde bilinçdışı kurulur ve birey-özne oluşur. Alex artık çocuk işlerinden sıkılan çete üyelerine yetişkin olduklarını kanıtlamak için kedileriyle yaşayan yaşlı ve zengin kadının evine gizlice girer. Kadının polisi aradığından haberi olmayan Alex keyfine bakar. Dev fallus heykeline dokunduğunda yaşlı kadının rahatsız olduğunu fark ettiğindeyse, kadını kışkırtmaya devam eder.

Dev fallus

Fallusa sahip olduğundan artık yetki Alex’tedir, bu da yeni kültür ve dilin dünyasına gireceği anahtara sahip olduğu anlamına gelmektedir. Yaşlı kadını dev fallusla öldürür, bir nevi anne ile arasına mesafe koyar, böylelikle çatışmadan uzaklaşır, birey-özne olma yolunda ilerler. İroni ise, yaşlı kadının kendisini Beethoven’ın küçük bir heykeli ile korumaya çalışmasıdır. Polis sirenlerini duyup oradan ayrılmak istediğinde çetenin geri kalanının ihanetine uğrar. Polis Alex’i yakalar, döver ve hapishaneye yollar.

Alex

Pek çok izleyicinin fark ettiği gibi filmin ikinci yarısı da burada başlar. Hapishaneye girdiğinde Alex’in ismi değişir: 655321. Yeni kuralları öğrenmesi gerekir, yeni bir dili öğrenmesi gerekir. Alex kurallara uygun davranır, her zamanki gibi de kibar konuşmaya devam eder. Pazar ayinlerine pedere yardım etmek onun sorumluluğundadır. Kutsal kitabı kendisine göre yorumlar, kırbaçlama ve dikenli taç hikâyelerinde işkenceyi yapan kişi olarak kendisini hayal ediyordur. Alex, hükümetin uyguladığı yeni tedavi yöntemiyle iyileşip kısa sürede hapishaneden kurtulmanın mümkün olduğunu öğrendiğinde, tedavi için gönüllü olur. Ludovico Sağlık Merkezi’ne nakli gerçekleştiğinde iki yıllık hapishane hayatı biter. Yaşasın özgür irade!

Alex

Alex yaşattığı bütün şiddeti, ona uygulanan tedavi ile iliklerine kadar hisseder. Tedavi; şiddet içerikli görüntülerin gözlerini kırpmaması için bir mekanizmaya bağlanan ve hareket etmemesi için deli gömleği giydirilen kişiye -Alex’e- izlettirilmesidir. Püf nokta ise görüntüler izlettirilmeden belli bir süre önce, kişiye bir tür serum enjekte edilmesidir. Böylelikle görüntüleri izleyen kişi aynı zamanda mide bulantıları ve ağrılar hisseder. Alex gibi. Özgür olabilmek için her şeye katlanabileceğini düşünen Alex tedaviye hızla yanıt verir. Kendi tedavisinde kendi işkencesini bulur. Beethoven eşliğinde görüntüleri izlerken uyguladığı şiddetten tiksinen Alex, hükümetin kahramanına dönüşür. Suçlular iyileştirilebilir. Alex gibi. Hapishaneler kapatılabilir, suç hükümetin kontrolündedir. Alex artık suçlu değildir, pederin deyimiyle ahlaki seçimler yapan bir varlık da değildir. Tedavi bitmiş, Alex özgürlüğüne kavuşmuştur!

Alex

“Ee, n’olcak şimdi?”

Özgürlüğünün bedeli: karma. Sırasıyla; filmin başındaki yaşlı adam ve onun yaşlı arkadaş grubuyla karşılaşır. Dövülür, eşyaları çalınır. Onu kurtaran eski çete üyesi arkadaşları şimdi polistir ve onlar da tedavi olan Alex’i duymuşlar ve tedavinin gerçekliğinden emin olmak isterler. Issız bir yerde dayak yemiş, yağmurda ıslanmış bir vaziyetteyken onu kabul edecek bir ev bulur. Filmin başında sakat bıraktığı yazar ve yazarın tecavüz ettiği karısının evi. Yazar, Alex banyodayken Singing in the Rain‘i söyleyene kadar onu tanımaz. Tanıdığında da kendisini son ana kadar kontrol eder ve hükümetin yanlış politikalarının ispatı olarak Alex’i kullanmak için plan yapar:

Alex, Beethoven’ın 9. Senfonisi eşliğinde bir çatı katında uyanır. Ses alt kattan geliyordur ve kapı kilitlidir. Yapabileceği tek şeyi fark eder Alex, pencereden atlar. Yaşasın özgür irade!

Alex ölmez! Hükümetten biri ziyaretine geldiğinde, politik amaçlarla kendisini kullanan ve hükümeti sorumlu tutmak isteyen yazarın tutuklandığını öğrenir. Gazeteciler kamuoyunu değiştirmek için hükümet adamının ve Alex’in samimi pozlarını çekerken; Alex, hükümet adamının kendisine getirdiği hediyeyi kabul  eder. Ludwig Van Beethoven’ı.

Alex mükemmel müzikle gelen mükemmel hayallerine kavuşur.

Alex iyileşmiştir kuşkusuz; egonun dingin griliğini yaşayıp bütünleşemeden kendisiyle.

Ekran kırmızı. Jenerik: Singing in the Rain… Şiddet devam ediyor.

“Ee, n’olcak şimdi?”

Dipnotlar:

[1] Jung C.G. (2003). Dört Arketip. (Çev. Zehra Aksu Yılmazer). İstanbul: Metis Yayınevi.

[2] Lacan, J. (2013). Psikanalizin Dört Temel Kavramı-Seminer 11. Kitap 1964. (Çev. Nilüfer Erdem). İstanbul: Metis Yayınevi.

[3] Murakami, H. (2012). 1Q84. (Çev. Hüseyin Can Erkin). İstanbul: Doğan Kitap.

[4] Arkonaç, S. (2014). Psikolojide Söz ve Anlam Dizimi (Niteliksel Bir Duruş). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

[5] Lacan, J. (2014). Babanın Adları. (Çev. Murat Erşen). İstanbul: MonoKL Yayınları.

*Bu yazı daha önce GodFather Dergisi’nin Mart – Nisan 2016 tarihli 1. sayısında yayımlanmıştır.

CANAN ÇİTİL

Diğer yazıları:

Akira: Öteki’nin peşinde