2016 SİYAD En İyi Belgesel Ödülü sahibi Hasret: Sehnsucht (2015) belgeseli, İstanbul’da dolaşan bir sinek gibi hem seyircisini, hem de ülkenin en büyük şehrini han-ı yağmaya çevirenleri rahatsız eden bir yapım.

Yaşadığımız şehirleri ne kadar tanıyoruz? Yahut gidip görmek istediğimiz şehirlerin neresini merak ediyoruz? En ünlü meydanını mı, en pahalı restoranını mı yoksa müzelerini mi? O meydanı temizleyen işçilerin oturduğu mahalleyi, restoranın bulaşıkçısının evine gitmek için kullandığı otobüsü ya da müzedeki biletçinin okuduğu ilkokulu görmeyiz bile. Belediyeler şehirleri boyar, camlarını silip perdelerini asar ve ellerinde kolonya, sehpada şekerlikle biz turistleri bekler.

1,5 milyon boş ev olduğu halde…

Hasret SehnsuchtHasret: Sehnsucht belgeselinde Ben Hopkins ekibiyle birlikte İstanbul’a arka kapıdan, konteynerinde seyahat ettiği bir gemiyle, limandan giriş yapıyor. İstanbul’un hareketli gece hayatından kesitler sunulurken birden kendimizi Gezi Direnişi sonrası Armutlu’da, Gazi Mahallesi’nde buluyoruz. Hopkins’in alışılmışın dışındaki tarzıyla amele ve figürasyon pazarlarından kentsel dönüşüme, Üçüncü Köprü’den kağıt toplayıcılarına kadar görmezden geldiğimiz birçok sorunla yüzleşip, Türkiye genelinde 1,5 milyon boş ev olduğu halde neden inşaata doymadığımız sorusuna cevap aramaya başlıyoruz.

Kendimize Erkan Oğur gibi “Neden Geldim İstanbul’a?” diye sormaya başlamışken belgeselin ikinci yarısında ölülerle konuştuğunu ve kedilerin ilah, martıların kolluk kuvvetleri olduğunu iddia eden “sözde tarihçi” Faruk Korkmaz ile karşılaştıktan sonra belgesel bir başkalaşım geçiriyor ve yönetmenimizin ve şehrin iç dünyasına doğru yolculuğa çıkıyoruz.

           “Jusqu’ici tout va bien”

Ekibi tarafından terk edilmiş, ölülerle konuşabileceğine inandırılmış ve montaj esnasında çektiği görüntülerde hayaletleri gördüğünü zanneden yönetmen, amaçsız ve ümitsiz bir şekilde şehrin sokaklarında dolaşırken kayıt almayı da ihmal etmez. Bu noktadan itibaren şehri bir bayram evi olarak değil, kapısı ardına kadar açık bir matem evi olarak görüyoruz. Milyonluk kalabalığına rağmen yalnız yaşayan, kendine bile yetmeyen İstanbul… Bu koca kent, Ben Hopkins sayesinde boyalarından, perdelerinden, kolonya ve şeker kokusundan arınıp yataktan yeni kalkmış haliyle karşımıza çıkıyor.

Hasret Sehnsucht

Edward Said’in oryantalizmine ironik bir bakış açısıyla yaklaşan yapımda Batı’dan gelip Doğu’nun cazibesine kapılan entelektüel bireyin yabancısı olduğu kültüre hayranlığından ziyade, içerisinde yaşamaktan memnun olmadığı halde bunun farkına bile varamayan insan topluluğuna ince bir sitem mevcut. Günü geldiğinde Sulukule’yi ve daha nicesini susturanlar, bu şehri sessiz çığlıklarıyla terk edecek ve geriye yalnızca kedilerle melodiler kalacak.

YAĞIZ EKERER

blank