Spinoza ayakları oldukça yere basan ve buna rağmen başka bir dünyayı tahayyül etmemizi sağlayan araçları bizim için temin eden bir filozof. Benzer şeyleri Hayat Güzeldir (Yön.: Roberto Benigni, 1997)’in başkahramanı Guido için de söylememiz mümkün. Bu ilginç benzerlik, bize bir o kadar ilginç bir yöntem sağlayabilir ve Spinoza’yı anlamamızı kolaylaştırabilir. Guido karakteri üzerinden ilerleyerek Spinoza’nın “ruh kuvveti” (fortitudo) kavramını açmayı deneyeceğiz bu yazıda.

SpinozaHayat Güzeldir filminin ilk yarısında Guido, aşık olduğu Dora’yla birlikte olma sürecine hazırlanıyordur. Guido’nun bu süreci örgütlediğini söylememiz pek hatalı olmaz keza birkaç tesadüfi olayı dışarıda bırakacak olursak, Guido, Dora’nın gözünde bu sürecin bir peri masalı havası edinmesi için muazzam bir çaba harcar. Guido’nun bu süreci örgütlemesi pek de zor değildir, yalnızca hayatın ona verdiği malzemeleri oldukça iyi değerlendiriyordur. Tam da bu bağlamda Spinoza’nın temel kavramlarından birini Hayat Güzeldir’de yakalıyoruz: Guido’nun hayatta kalma gücüyle (conatus) tanışıyoruz. Filmin ilk yarısında akışa katkı sağlayan bu güç, filmin ikinci yarısında, Guido, artık eşi olan Dora ve oğulları Joshua’nın kaderlerini tayin edecek temel bir unsur halini alıyor.

Hayat Güzeldir ve Spinoza felsefesi

Guido’nun, benzer bir biçimde Dora’nın hayatta kalma gücünün bu denli güçlü oluşunun kaynağında kahramanlarımızın sahip olduğu ruh kuvveti (fortitudo) yatıyor diyebiliriz. Yazının geri kalanında, yukarıdaki paragrafta özetlediğimiz film ve Spinoza felsefesi arasındaki bağları bir nebze daha netleştirmeyi planlıyoruz.

Spinoza, ruh kuvveti derken, sağlamlık (animositas) ile yüce gönüllülüğün (genorositas) birliğini kastetmektedir. Sağlamlık da, yüce gönüllülük de bir bireyin aklın buyruğu doğrultusunda hareket etmesiyle ortaya çıkan durumlardır. Guido’nun zor durumda kaldıkça bizi güldürmek için devreye giren zekası, düzenli olarak sevdiği insanları mutlu kılmaya yönelik davranan kahramanımızın aklın buyruğundan dışarıdan görüldüğü kadar ayrılmadığının kanıtı niteliğinde diyebiliriz. Guido’nun davranışlarında sağlamlık, yani tekil bireyin kendi varlığını sürdürme çabası sık sık gözlemlenebiliyor. Dora’nın evleneceğini duyduğunda onun kendisiyle kaçmasını sağlamasından, insanları rahatlıkla manipüle edip de onun başkalarını sürüklediği seçenekleri başkaları kendileri adına seçiyormuş gibi göstermesine kadar pek çok örnekte Guido, bunu ortaya koyuyor. Fakat Guido bunun yanında diğer insanlara yardım etme ve onlarla dostluk kurma eğilimine de sahip – ki bu da Spinoza bağlamında yüce gönüllülüğün tanımına denk düşüyor.

Spinoza

Duygular teorisi

Bu denli bir paralellik tesadüf olmasa gerek. Spinoza’nın kendisi de toplumdan dışlanmış bir Yahudi. Guido ve ailesinden farklı olarak, Spinoza Yahudi olduğu için başkaları tarafından değil, düşünceleri sapkın bulunduğu için, içinden geldiği topluluk tarafından hayatın normal seyrinden koparılmış bir isim. Ve besbelli ki, bize sunduğu model, benzer bir deneyimi yaşayan insanların pratikleriyle örtüşüyor. 20. yüzyıl itibariyle gerçekleşen olaylar arasında da bu pratiğin en önemli örneğini Yahudi soykırımında buluyoruz. Bu nedenle de, Spinoza okumaları toplama kampları ve soykırım deneyimini yaşayan insanların hikayeleriyle oldukça örtüşüyor.

Spinoza

Spinoza duygular teorisi çerçevesinde nefret ve sevgi zincirlenişlerinden bahseder. “Sevgi sevgiyle, nefret nefretle zincirlenir” der ve bize nefret zincirlenişini kırmanın sırrını verir: nefrete nefretle karşılık vermemek. Nefret, nefretle beslendiğinde daha büyük bir nefretle karşı karşıya kalacağımızdan, nefret zincirini kırmamız gerekir. 21. yüzyılı deneyimleyen bizler için, bunun soykırımla yüzleşip de hayata tutunmayı, nefret etmemeyi seçmiş bir kişiden daha iyi bir örneği yok. Çünkü empati kurmaya çalıştığımız zaman, toplama kampındaki insanlardan biri biz olsak ve bir şekilde hayatta kalmayı başarsak nefret etmemeyi beceremezmişiz gibi geliyor. Yine de bunu başaran bireylere, örneğin Alice Herz-Sommer’e[i], hayranlık duyuyoruz.

Ruh gücünün sırrı

Spinoza’nın bize yüce gönüllülük çerçevesinde önerdiği şey, elbette ki biri bize tokat atınca diğer yanağı çevirmekten ibaret değil. Nefret zincirini çok daha gerçekçi bir yerden kırmamız uygun düşer. Bunu da ancak elimizdeki malzemeyi örgütlemek suretiyle hayatta kalma gücümüzü arttırarak yapabiliriz. Yüce gönüllülük başkalarına yönelik bir şey değildir yalnızca, kendi hayatta kalma gücümüzü arttıran da bir tavırdır. Guido’nun da film boyunca benimsediği yaklaşım bu. Davranışlarının motivasyonu, sadece bir özveriden ibaret değil. Kendisinin ve elbette eşiyle oğlunun hayatta kalışını, diğer tekilliklerle uzlaşmak üzerine kurgulaması gerektiğinin farkında ana kahramanımız. Filmin referans verdiği filozof Schopenhauer olsa da, işaret ettiği filozof Spinoza’ymış gibi duruyor. İçinde yaşadığı koşulların olumsuzluğuna rağmen Guido’nun benimsediği yaklaşım, onun da tıpkı Spinoza gibi ruh gücünün sırrına erişmiş olduğuna işaret ediyor.

Spinoza

Spinoza için en nihayetinde barış da ruh kuvvetinden doğan bir erdem. Bireyler hayatlarını doğru şekilde örgütlerlerse eğer barışa ancak o zaman erişebilirler, bu yüzden de Spinoza’nın tanımı hem gerçekçi, hem de kağıt üzerinde pek çok düşünüre kıyasla daha az şatafatlıdır. Spinoza’nın barışı, sürekli bir çatışma halini de bünyesinde barındırır. Çatışma olmaksızın, barışı veya özgürlüğü kurgulayamayız. Fakat bunun da ötesinde, Spinoza, soykırım ve Hayat Güzeldir filmi arasında tutarlı bir analojiyi bu denli rahat kurabiliyor olmamız belki de gerçekten barışa dair erdemin büyük bir talihsizliğin üzerine kurgulu olduğunu gösteriyordur. En nihai sonuç ne olursa olsun, Spinoza’nın karşılaşmaları örgütlememize dair tavsiyesi bizler için hâlâ bir hayli faydalı duruyor, özellikle yaşadığımız memleketin gündemi bizim ruh kuvvetimizi bu denli etkilerken. Hayatta kalma gücümüzü toparlarken hem Spinoza’dan hem de Guido’dan öğrenebileceğimiz çok fazla şey var.

[i] Toplama kampından sağ kurtulup 110 yaşına kadar hayatta kalan Prag doğumlu piyanist. Toplama kampında kaldığı dönemde, müzisyenliğini sürdürerek oğluyla birlikte hayatta kalmayı başardı. “A Garden of Eden In Hell” isimli, hayatını anlatan kitapta ve 110 yaşında ölene dek kendisiyle yapılan röportajlarda açık bir şekilde Nazilerden nefret etmediğini, en büyük sıkıntılar karşısında dahi hayata pozitif bakmayı tercih ettiğini ve toplama kampında geçirdiği zamanı bir lütuf gibi gördüğünü dile getirmiştir. Bu nedenle de pek çok Spinoza okuru, Herz-Sommer’ın hikayesini filozofun düşünceleriyle özdeşleştirmektedir.

*Bu yazı daha önce GodFather Dergisi’nin Temmuz-Ağustos 2016 tarihli 3. sayısında yayımlanmıştır.

HAZAN ÖZTURAN

İlginizi çekebilir:

Leonard In Slow Motion film eleştirisi

Öğretilen kadınlık: Disney prenseslerinden Miyazaki’nin kadınlarına

İnsanlığın cehennemi

SİNEAFORİZMALAR (Buffalo Bill, McCabe & Mrs. Miller, Ah Güzel İstanbul)