Dindirilmez bir eylemin ortasındayım. Dünyanın bütün heyecanlarını çekmişim içime. Gözlerimi kapatarak yürüyorum, aşılmaz gibi görünen barikatların üstüne. ‘Güzel günler göreceğiz çocuklar’ diye haykırarak bana güç veriyor arkamdakiler.

Siren sesleri, özgürlük türküsü gibi geliyor kulaklarıma. Eylemin orta yerindeyim ve üzerime gelen darbelere aldırmıyorum. Kanayan yerlerim acımıyor. Acılarımı hissetmiyorum. Çocuklar ölmesin, daha mutlu, daha özgür yaşasınlar, savaş ortasında kendi çığlıklarından korkmasınlar diye, kanayan yerlerim acımıyor.

Bedenim barikatların altında ezilmesin istiyorum ama can sevdasından değil… Dedim ya, çocuklar ezilmesin diye!

Gör ki, her umut bir hayalin eşiğinde nasıl tıkanıyorsa, ben de barikatların ortasında öyle tıkanıyorum. Gene kaygılarım başlıyor. Korkularım, bilincimin altındaki o derin yerinden tekrar çıkıveriyor. Eylem seslerimiz çıkmıyor artık. Hâlâ çocuklar ağlamasın istiyoruz; hâlâ ‘güzel günler göreceğiz çocuklar’ diyoruz. Ne var ki, beni güdüleyen siren sesleri, ayağımı bağlayan barikatlar ve çocuklara kin kusturan rotatifler, beni yaban ağrıma, yani yalnızlığıma doğru tekrar sürüklüyor…

Bir eylem bitişidir sevgili. Hayallerimin bana verdiği gücün bitimi, bir eylem bitişidir.

Dünya çocukları üzülmesin istemiştim birkaç yıl önce gittiğim bir eylemde. Cesaretimi kırdı karanlık barikatlar…

Bir de içimdeki çocuk üzülmesin, onu kimse kanatmasın, kiminle isterse onunla birlikte olsun, kimse onun önüne o karanlık barikatlardan kurmasın istiyordum. Kimse bir eylemin orta yerinde ona saldırmasın diyordum.

İçimdeki çocuk yıllar yılı, ütopik bir eylemin içinde buldu kendini. Yüreğinin derinliklerine doğru yol alıyorken, barikatlar kurdun önüne. İçinde onca yıl biriken özlemlere ket vurdun. Oysa içimdeki çocuk, tıpkı benim gibi dünyanın en can alıcı heyecanlarını içine alarak çıkmıştı bu yolculuğa. Hayat saydığımız dikenli yollar, siren sesleri gibiydiler. Bana özgürlük türküleri gibi geliyorlardı. O sessiz gece vakti ise polis barikatları gibiydiler. İçime depoladığım onca umut ile ‘güzel günler görelim’ istemiştim sadece. Eylemin orta yerinde, en başta ama yapayalnız kalışımı hatırlattın bana… Önüme barikatlar dizerek: ‘Arkadaş kalalım’ diyordun.

Kendince haklısındır… Ama ben gece yarısı o çok korktuğum karanlığın içinde, sadece senin yüzünü hissedebiliyorsam, seninle arkadaş kalamıyorum, zorlanıyorum demektir.

Yıllardır içimde büyümekten usanmış bir özlemim varsa, gece yarısı kulaklarımdan gitmeyen sesin bu özlemi bastırabiliyorsa, istediğin olmuyor, beceremiyorum anlamına gelir bu.

Bir aşkın bitiminde taraflar birbirlerine “Arkadaş kalalım” deyip, bir daha yan yana gelmiyorsa, tabiatın çetin bir kuralına çarptım, istediğin bu ilkeye, bu arkadaşlığa tahammül edemem demektir. Ne zaman arkadaş olarak kalsak bir aşkın bitiminde kalmış gibi hissedeceğim kendimi…Üzüleceğim.

Biliyorum ki, aşk, insanın damarlarından akarcasına bütün bedeni kapladığı an gizlenmeyi tercih eder. Çünkü ortaya çıktığı an, gizemini kaybeder. Bedenden akan kan olur. Somutlaşır. Nasıl ki kan damarlarımızda dolaşırken hayat kaynağı, damarlarımızdan akarken korku kaynağı olursa; aynen öyle de aşk damarlarımızda dolaşırken mutlu, ortaya çıkmaya başlarken de korkak oluruz… İşte bu yüzden bu duyguların anlam kazanması ve zedelenmesinden korkuyorsun… Haklısın… Haklı ve korkak…

Olacakları şimdiden görebiliyorum. Sen içinden kanı akıtacak kadar “cesur” olamayacaksın. Ben de, içimdeki susturulmuş çocukla beraber, haber değeri bile taşımayan bir hayatın içinde savaşıma devam ediyor olacağım. Gözümde çok değerli olan ara sokaklardan birinde, ‘Yıkarsan umudum, lanetler olsun’ diye haykırıyor olacağım. Gene de içimden geçmiyor değil: Ne olursun, yalvarırım, yanılt beni!

Bedenim barikatların altında ezilmesin istiyorum ama can sevdasından değil… Dedim ya, içimdeki çocuk ezilmesin diye.