Dayatma eğilimi, insan var olduğundan beri hatta canlı var olduğundan beri hep olmuştur diyebiliriz. Çünkü birlikte yaşamak varsa bir organizasyonu takip etmek durumundayız. Organizasyonun işleyişi bir otoriteye bağlıdır. Otoriteyi kurma biçimleri ise zamana, mekâna, kültüre göre değişir elbette. Tarihin belirli dönemlerinde din adamları, bilinmezleri bazı çerçevelere oturtarak “açıklamayı” ve varoluş nedeni ve yokoluş/olmayış merkezli kaygıları giderebildikleri için otorite olmayı başarmıştır. Bu sayede bir organizasyon kurulmuş ve parçadan bütüne doğru bir toplumsal sistem kurulmuş, üretim bölüşüm, eğitim, her şey bunun üzerinden kurgulanmıştır. Hatta öyle ki, daha birkaç bin yıl önce oluşturulmuş bu kurgular bugün bizim için ezelden beri varmış, olması gerekenin tam da bu olduğu gibi kabul görmektedir.

Ve yine tarihin bir döneminde hükümdarlıklar kılıcın ucundayken doğal olarak en iyi savaşan asker bir gün hükümdarın kendisi de olabiliyordu ya da eğer doğuştan hükümdarsa, bir zamanlar çok iyi savaşan bir askerin kanını taşımaktan dolayı bu hakkı elde etmiş oluyordu. Böylece aslında soylulukta, daha soylu olduğun tabakanın sessiz onayına bağlanmış, bu onayı da savaşçı dedeniz sizin için kılıç zoruyla kalplere korku salarak, zaman zaman da düşmandan koruyarak “hak etmiş” oluyordu.

Zaman ilerleyince kılıcın hükmü, şamanın büyüsü kalmadığında yeni bir otorite kendini hissettirmeye başladı: Bilim

Bilim; öyle görkemli bir tanrıydı ki, krallar bir bir eriyor, rahipler her gün yeni yalanlara ihtiyaç duysa da sözlerin hükmü kalmıyordu. Yeni tanrı çok boyutlu, şekil değiştirebilen, kendinden önceki bütün tanrıların kabiliyetini tek vücutta toplamış, hatta kendinden önceki tanrıların kendi bilmedikleri yeteneklerini bile keşfeden muazzam bir güçtü. Öyle ki bu tanrı dinsizi en dindar, aptalı en akıllı, zalimi mağdur, hırsızı bekçi gösteriyordu. Bu gücü keşfeden büyüsüne kapılıyor olanca imkânların hepsini kullanıyor dünyanın görmediği büyüklükte imparatorluklar kuruluyordu.

Ancak tarihin hiç bir döneminde olmadığı gibi şimdi de her şey bu tanrıyı yönetenlerin insafına bırakılamazdı. Çağı anlamak, bilginin kaynağına inmek, sonunda hakikati en büyük silah olarak kullanıp galip gelmek elbette mümkün. Tıpkı büyücülerin karşısına çıkmak, onların eziyetine son vermek için onların yaslandığı tanrıyı onlardan başka biçimde anlamayı başaran Martin Luther gibi ya da savaşı zorunluluk dışında cinayetten farksız gören, savaşı bir centilmenlik oyunu sayan, cenaze töreninde en eski ve en büyük düşmanlarının saygı duruşuna geçtiği Mustafa Kemal gibi.

Sayısız örnek mümkündür.  Ancak bize kalan tecrübe şu ki zalimleşmiş bir tanrıyı ancak yeni ve daha güzel şeyler uğruna savaşan bir tanrı yok edebilir ya da dönüştürebilir diyelim.

Çünkü aslında ne din ne de savaşlar son bulmadı ancak bilim onları dönüştürdü. Tâki bilimin kendisi savaş için dönüşene dek. Bilimi dönüştürmek için neye ihtiyacımız olduğunu hepimiz iyi biliyoruz. Daha temiz ellerle daha temiz amaçlarla yapılan bilime ihtiyacımız var. Peki neden yapmıyoruz ya da yapamıyoruz?

Az öncede söylediğim gibi yeni tanrı bilim o kadar kabiliyetli ki aslında gerçek suçun kimde olduğunu gizlemeyi hep başarıyor. Bilgi bir kısma tam olarak iştigal edip bütün gücünü onlar üzerinden kullanırken diğer bir kısımda tamamen bilginin dışında kalıp eski tanrılarına sığınıyor. Eski tanrılar bütün gücünü yeni tanrıya vermiş olduğu için kimseye yardım edemiyor. Yeni tanrı kendisini hapsetmiş, gasp etmiş kişiler tarafından diğerlerinden esirgeniyor ve buna yeni dünya düzeni deniyor.

Yeni tanrıdan mahrum kimseler yeni tanrıdan nefret ediyor çünkü kendileri için ölümden başka bir şey getirmediğini biliyorlar. Hakları var ancak yeni tanrıyı dönüştürmek daha iyi amaçlarla kullanmak adına da hiç bir uğraş içine girmiyorlar. Yeni tanrıyı tanımadan onu nasıl değiştirip saflarımıza çekebiliriz ki?

Geçenlerde ayaküstü bir tartışmaya denk geldim… Birisi bir diğerine şöyle bağırıyordu: “İngilizce bilmiyorum, Fransızca bilmiyorum, hatta okumayı yazmayı bilmiyorum ama ben Müslümanım!”

Tartışmanın öncesini ve hatta bu cümleden sonrasını da duymadım. Kimseyi hiçbir şeyle yargılamıyorum. Sadece bağımsız olarak bu cümle üzerine düşündüm. Ve bunu bir dayatma olarak kabul ettim. Ancak, dayatma bir otoritenin eylemi olabilir. Peki sırf Müslüman olmak bir otorite kaynağı mıdır?

Belki gerçek tanrı huzurunda öyledir bilinmez. Ancak bir şey olmak neden başka şeyleri reddetmek anlamına gelsin ki, çok saçma değil mi? Ama o bilmiyor, evet sihirli kelime bu, çünkü bilmiyor! Bilgi onu terk etmiş. Bilmediği için düşman. Bilmediği için ölüyor. Bilgiyi alıp kendi topraklarında özgür bırakmadığı için kendisi tutsak. Bilgiyi zalimlere rehin verdiği için kendisi mazlum. Eğer bilmezsek kandırıldığımızı, satıldığımızı, yalanlarla dopdolu bir düzen içinde olduğumuzu, bize kim yardım edebilir? Bizi bizden kim kurtarabilir? Yarınlar daha kanlı daha yalanlı ve diğer taraf için de bir o kadar daha kârlı olacak.

Bilgiyi zalimlerin zindanlarından azad edip silahlar yapmak yerine, daha güzel kokan çiçekler yetiştirmek için kullanmayı öğrenmezsek, çocuklarımıza sümbül kokan sokaklar bırakamayız.