2011 yapımı The Gloaming, kısa film ve animasyon başlıklarının altında ele alınabileceği gibi, belgesel başlığı altında da konumlandırılabilecek bir film. Filmin 12 dakikalık bir insanlık tarihi belgeseli olduğunu söylemek mümkün. Dünyanın yaratılışı ile başlayan film, insanoğlunun evrim sürecini, tarihin şekillenişini konu edinirken oldukça sağlam kapitalizm, din ve savaş/şiddet eleştirileri yapıyor.

Filmin başında hiçlik tasviri olarak verilen çöl ve yaratıcı figürü, bilinen bütün semavi dinlerin kitaplarındaki yaratılış anlatılarına ve kozmogoni mitlerine taban tabana zıt. Kozmogoni mitlerinin neredeyse tamamında hiçlik, her yerin sularla kaplı olması şeklinde anlatılırken; The Gloaming dünyanın var olmayışını çölle anlatma yoluna gitmiş. Film, semavi dinlerin belki de en büyük açmazı olan tanrının yaratılmamış olmasına yönelik bir anlatımla başlıyor. Yaratıcı figürü, çölün ortasında, nerede olduğundan bihaber bir biçimde; fakat bu durumu şaşılacak şekilde normal karşılayarak uyanıyor. Sonrasında hiçliğin ortasında canlı bir organizma bulup, bu organizmayı şekillendirerek –tamamen bilinçsizce- dünyayı meydana getiriyor.

The Gloaming

Empoze edilen mutluluk

Bu noktada yönetmenin, dünyanın kendi kendine şekillendiğini söylemek istediğini düşünmek yanlış olmaz. Film bu noktadan sonra bilinen tarihe paralel gitmeye başlıyor. Ancak yönetmen filmin gidişatında oldukça karamsar bir anlatım yolu seçmiş. Filmde anlatılan dünya tarihi savaşlardan, insanların köleleştirilmesinden, para ve iktidar sahiplerinin dünyayı sömürmesinden ibaret. Ancak yönetmenin bu anlatım yolunu seçerken gerçeklerden koptuğunu söylemek çok da doğru olmayacaktır. Zira filmde mutlu insanlar ya da anlar göz ardı edilmiyor. Yalnızca mutluluğun, erk sahiplerine hizmet eden bir araç olduğuna değiniliyor. Film, bugün var olan aile modelinin, beyaz yakalı çalışanların, vatanını müdafaa ettiğini sanan askerlerin sadece güce hizmet ettiğini anlatırken, mutluluğun da güç sahiplerinin insanlara empoze ettiği bir kavram olduğunu yüzümüze çarpıyor.

Hem dünya tarihine hem de günümüz dünyasına sağlam bir tokat

Filmde dikkat çekici noktalardan biri savaş sahnelerinin bolluğu. Yönetmenin bu sahnelerle oldukça gerçekçi davrandığını söyleyebiliriz. İnsanlığın başından beri savaşsız tek bir senenin bile geçmemiş olması da bunun kanıtı. Film özellikle savaş sahneleriyle oldukça sert bir kapitalizm eleştirisi yapıyor. Paranın değeri düştükçe yükselen sesler, kullanılan silahların büyümesi, savaşın harlanması; üzerinde özgürlük yazan bombalar; savaş sonucunda paranın değeri yükselince gülmeye başlayan yüzler; zorla savaşa sokulan insanlar…

Film savaşlar ve maddi güce sahip olma amacının yarattığı yıkım üzerinden hem dünya tarihine, hem de günümüz dünyasına sağlam bir tokat vuruyor. Savaşlar bittiğinde, yaratıcı; yeni dünya düzeniyle, modern insanla, uydularla, uzaya gönderilen mekiklerle karşılaşıyor. Yine modernleşen bu dünyada seri doğum yapan anneler, boynundan elektronik tasmalarla uydulara bağlı senkronize hareket eden ve tek tipleşen insanlar yaratıcının karşısına çıkan diğer unsurular. Bu noktada filmin distopik bir anlatıma gittiği gibi çıkarım yapılabileceği gibi, sembolik olarak günümüz dünyasına ışık tuttuğu da söylenebilir. Bu sembolik anlatımın da yine oldukça net bir kapitalizm eleştirisi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Filmde konuşulan herhangi bir dil olmaması, konuşan bütün insanların benzer sesler çıkartması ya da iktidar sahiplerinin başlarının aynı vücuda bağlanması, yine belli bir zümre tarafından yönetilen kapitalist dünyayı tasvir etmek için kullanılan öğeler. Tüm bu çıkarımlardan hareketle filmin insanoğlunu varoluşsal bir yaklaşımla ele aldığını söyleyebiliriz.

The Gloaming

İnsanoğlu, günü geldiğinde tanrıyı da yutacak!

Filme göre daha ortaya çıktığı ilk anda kavgacı eğilimlere sahip, kendinden olmayandan hoşlanmayan, güç için her şeyi yapabilecek olan insan, filmin sonuna geldiğimizde yaratıcıyı da yutup her şeyi yok edecektir. Buradan yola çıkarsak filmin, tüm din eleştirilerine rağmen, iyi bir tanrının dahi insanoğlunun evrim sürecini tahmin edemeyeceği, engelleyemeyeceği gibi bir fikir içerdiğini düşünebiliriz. Benzer bir fikri True Detecetive’in birinci sezonunun ilk bölümünde Rustin Cohle’un (Matthew McConaughey) ağzından duymuştuk: “İnsan bilinci evrimde trajik bir şekilde ilerledi. Aşırı bilinçlendik. Doğa kendinden bağımsız bir bakış açısı yarattı. Biz insanlar, doğa kanunlarına göre var olmaması gereken mahlûklarız. (…) Bence yapabileceğimiz en onurlu şey, programlamamızı reddedip üremeyi durdurarak kız ve erkek kardeşlerimizle el ele tutuşup yok oluşa yürümektir.”

Film, konusuna paralel olarak boğucu renkleri ve atmosferiyle izleyiciyi koltuğa çivilemeyi başarıyor. Yönetmen, şiddet sahnelerini oldukça bol tuttuğundan filmde kopan uzuvlara ve bolca kana rastlamak mümkün. Bu açıdan filmin muazzam bir içerik-biçim uyumu olduğunu söyleyebiliriz.

The Gloaming, insanın var oluşunu, evrimleşmesini, dünyadaki konumunu eleştirel bir bakış açısıyla ele alan oldukça sert bir film. İnsanın doğasında var olan kötülükleri bir bir sayarken gelecekle ilgili herhangi bir umut ışığı bırakmıyor. Hatta The Gloaming’e göre insanoğlu, günü geldiğinde tanrıyı da yutacak!

*Bu yazı daha önce Sine K Dergi’nin Mart-Nisan 2017 tarihli 3. sayısında yayımlanmıştır.

OZAN KÖROĞLU

Diğer yazıları:

The Gunfighter: Bir ahlak mahkemesi

“Bir Köy Hekimi”nin kendini muayenesi

İlginizi çekebilir:

Doodlebug (kısa film analizi)

SİNEAFORİZMALAR (Buffalo Bill, McCabe & Mrs. Miller, Ah Güzel İstanbul)