Yaşamımızı, sürekli geleceğe dair umutlar besleyerek ve mutlu günleri düşleyerek geçirmekteyiz. Bu bizim şu an hayata tutunmamızı sağlayan yegâne güç diyebiliriz. Bu gücün elimizden alınması, umutsuzluğa ve umarsız karamsarlığa doğru sürüklenmemize neden olmakta. Elbette kimse böyle bir duruma düşmek istemez. Ama istemese de John Lennon’un dediği gibi ‘hayat, siz planlar yaparken başınıza gelenlerdir’.

Var mı plansız yaşayabilen? Ben yapamıyorum. Çok istiyorum şöyle hayat beni alsın götürsün. Ama yok olmuyor. Çehov’un ‘Tütünün Zararları’ adlı oyununda, yaşamı boyunca baskı altında kalan konuşmacı bir yerde şöyle der;

“… Nasıl başımı alıp kaçmak gelir içimden. Nasıl her şeyi fırlatıp atarak, hiç ardıma bakmadan kaçmak. Uzun, upuzun! Fakat nereye? Nereye olursa. Yeter ki bu adi yaşamdan, bu miskin, zalim, 33 yıldır beni kemiren cadıdan; musikiden, mutfaktan, karımın parasından çok uzaklara. Mavi bir gökyüzü altında, bir ağaç gibi, bir kazık gibi hür yaşamak; bütün gece parlak ve sessiz mehtabı seyretmek. Ve her şeyi unutmak; unutmak! Hiçbir şey hatırlamamak… Kim bilir ne kadar güzeldir hiçbir şey hatırlamamak?…”

Bir filmde ana karakter neyi amaçlar? Amacına nasıl ulaşır? Ulaşamıyorsa neden ulaşamaz? Bu soruların cevabı bir filmin omurgasını oluşturmaktadır. Kaybolmuşluk hissi içerisinde olan karakterimiz bir arayışa girer. Belki bunu kendisi dahi bilmiyordur. Bunu fark ettiği ve arayışa geçtiği zaman film akmaya başlar. Aradığını bulduğu zaman ise bir katarsis yaşar. Bu aydınlanma anıdır. Yani her filmde, izleyiciyi bu ana kadar sürükleyen ve hayata dair önermelerde bulunan bir dramatik yapı mevcuttur.

Makinalaşmak istiyorum

Çehov’un konuşmacısında olduğu gibi, umutsuzluk içerisinde kalan her kişi ütopik hayaller görmektedir. Olmayacağını bile bile gelecek güzel günleri hayal etmektedir. Hâlbuki gelecek karanlıktır ve gitgide daha da karanlık olmaktadır. Gerçekçi sanatçıların eserlerine baktığımızda gelecek hep karamsardır aslında. Ütopik ve umut dolu günleri arzulayan hüzünlü hikâyelerle doludur. Bunun en önemli temsilcilerinden birisi Edgar Allan Poe, ‘Eureka’ adlı eserinde “Karanlık bir dönem vardı” der. Ne kadar geçmişten bahsediyor gibi gözükse de umutsuz ve karamsar gelecekten de bahsetmektedir.

Bilinç ve başkaldırı

Makinalaşmak istiyorumKaramsar gelecekten bahseden ‘Distopik Filmler’, aslında oldukça gerçekçi filmlerdir. Geleceğe dair mutlu insanların, cıvıl cıvıl kuşların, masmavi bir gökyüzünün, insanlığın iyiliği için var olan teknolojinin tam tersine kaos içerisinde, kirli, karanlık, teknolojinin insanlığı esir aldığı, düzenin tamamen kontrolden çıktığı bir dünyayla karşı karşıya kalırız bu tür filmlerde. Metropolis, Brazil, The Matrix, Blade Runner, A Clockwork Orange, Lord of The Fies, Mad Max, Fahrenheit 451, Minority Report, Equilibrium, Ghost In The Shell, The Lobster, The Road gibi birçok film örnek olarak sayılabilir. Çok uluslu şirketlerin büyük yetkilere sahip olduğu, yaşayan herkese karşı baskıcı, totaliter, adaletsiz bir rejim uyguladığı atmosferler betimlenir.

Bu atmosferde, tüm yetkilerin merkezileştirildiği, mutlak itaat bekleyen bir yönetim biçimi içerisinde teknoloji gücü ile bireysel özgürlükler yok edilmektedir. Bireyin yaşamının tüm alanlarını devlet kontrol etmektedir. Bunu da teknolojinin ütopik gelişimi sonucu oluşan makinalar vasıtasıyla yapmaktadır. Böylece bireyin toplumda hiçbir görünürlüğü kalmayacaktır. Bir nevi makinaların kontrolü altında makinalaşmaya doğru ilerleyecektir. Makinalaşan bir toplum George Orwell’in ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ adlı eserinde dediği gibi “Bilinçleninceye kadar asla başkaldıramayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler”.

Nâzım’ın fütüristik şiiri

Nâzım Hikmet’in ‘Makinalaşmak İstiyorum’ eseri fütürist özellikler taşıyan ve sanayi toplumunu eleştiren yazılmış nadir şiirlerdendir. İnsandan yola çıkarak teknolojinin son noktasına giden bir yol gibi ilerler dizeler. Fütürizm gelecektir, gelecek hakkında düşünmektedir Nâzım Hikmet. Örneğin;

Makinalaşmak istiyorum

‘karnıma bir türbin oturtup,

kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!

trrrrum,

trrrrum,

trak tiki tak!

Makinalaşmak istiyorum!’

Dizelerinde distopik bir bilim-kurgu atmosferden bahsetmektedir Nâzım. Şiirde teknik ve teknikle ilgili terimler vardır. Dinamo, bakır tel, oto-direzin, lokomotif, türbin vb. Makinaları totaliter rejim için kullanacak yönetimlere dair sert bir eleştiridir.

Bu tür sorgulamaya yönelik ve karanlık gelecekten bahseden sanat eserleri ve sanatçılar bizlere bir nevi ışık tutmaktadır aslında. Betimlemelerinde umutsuz bir gelecek tasviri çizmiş olsalar da, bir uyanışa hazırlık aşamasından bahsetmektedirler.

Geleceğe dair karamsar, gittikçe makinalaşan, abluka altında ve kaos içerisinde kaybolmuş insanları anlatan distopik filmler de, bireyin toplumda kendini görünür duruma getirebilmesi ve tek başına dahi değişime neden olabileceğini fark edebilmesi için oldukça değerlidir.

TUFAN ŞİMŞEKCAN

Makinalaşmak istiyorum

 

İlginizi çekebilir:

Nâzım Hikmet’in kişilikler üzerine yazısı