Türkiye’nin onurlu aydınlarından Mecit Ünal ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Ünal son günlerde oldukça yoğun. Yazı çalışmaları, şiir çalışmaları, müzik derken son haftalarda bilinçli yurttaşlar tarafından sürekli gündemde tutulan Kazdağları’ndaki ağaç katliamı meselesinde de bir aydın tavrı ortaya koyarak etkili çalışmalar yürütüyor.

Sohbetimize geçmeden evvel kısaca Mecit Ünal’ı kısaca tanıyalım. Ünal, 1961’de Sivas’ın Zara ilçesinde doğdu. İlk, orta ve liseyi İstanbul’da okudu. 1980 öncesi siyasal mücadeleler sırasında öğrenimine ara vermek zorunda kaldı. 12 Eylül 1980’den sonra tutuklandı ve yaklaşık 11 yıl tutuklu kaldı. Zamanı Durdurabilmek/Metris’ten Röportajlar (1989) adlı kitabının yayımlandığı yıl, “Galatasaray Kaybetti Biz Kazandık” başlıklı çalışmasıyla röportaj dalında cezaevinden katıldığı Yunus Nadi Armağanı birincilik ödülünü kazandı. Bu yıllarda “Lali Berte’ye Mektuplar” başlıklı düzyazıları önce Sokak daha sonra Demokrat dergilerinde yayımlanmaya başladı. 1991’de tahliye oldu ve Lali Berte’ye Mektuplar’ı kitap olarak yayımladı (1992). Demokrat, Yeni Ülke, Özgür Gündem, Roj ve Aydınlık gibi dergi ve gazetelerde muhabir, düzeltmen, yazar ve editör olarak çalıştı. Bir süre Yeni Papirüs edebiyat dergisini yönetti. Ulusal Kanal’da kültür-sanat programları ve belgeseller hazırladı. “İnsan Yaşadığı Yere Benzer” başlığı altında 2005 yılında haftalık Aydınlık dergisinde başladığı köşe yazılarına günlük Aydınlık gazetesinde devam etti. 2018 Aralık ayından beri ara verdiği yazılarına, bu yaz,  artık bu gazetede yazmayacağını açıklamasıyla son verdi. Başta Üvercinka olmak üzere birçok mecrada yazı çalışmalarına devam ediyor.

Şimdi ustayla sohbetimize geçelim…

Mecit Ünal ve dostlarının kazdağları direnişi

-Türkiye’de çevre katliamlarının son örneklerinden olan Kazdağları ağaç katliamı, kitlelerin yoğun tepkisiyle durdurulmaya çalışılıyor. Siz de cesur bir aydın tavrıyla Kanada şirketiyle sözleşmenin yenilenmesini engellemek için kapsamlı ve çok katılımlı bir bildiri hazırladınız. Ayrıca geniş katılımlı bir de eylem hazırlığı var. Bunlar hakkında bilgi verir misiniz?

-Bildiriden ziyade ortak bir karşı çıkış diyebiliriz buna. Benim tek başıma yaptığım bir çalışma değil… Bir grup arkadaşla, hatta tüm imza verenlerle birlikte oluşturduğumuz bir karşı çıkış, bir dayanışma bu. Sanatçıların Kazdağları’yla dayanışması…

Kazdağları’nda Kirazlı’daki altın madeni projesi için kesilen 200 bin ağaç doğamızın; toprağımız, havamız ve suyumuzun ne denli büyük bir tehlike altında olduğunu gösterdi. Buna dikkat çekiyoruz. Çünkü Türkiye’nin her yanında doğa katliamı var. Artvin-Cerrattepe, Uşak-Eşme-Kışladağ, İzmir-Efemçukuru, Turgutlu-Çaldağı, Fatsa, Munzur Dağı, Hasankeyf, Murat Dağı ve Balıkesir-İvrindi… Hiç acımıyorlar. Ortak açıklamada dediğimiz gibi, “Dağlar, ormanlar altın için öldürülüyor. Irmaklarımız çürüyor, akarsularımız kokuşturuldu. Gökyüzünden ciğerlerimize zehir çekiyoruz. İçecek suyumuz, soluk alacak havamız tükeniyor… Ormanlar, doğal yaşam, yaban hayatı yok oluyor…”

13 Ekim’de maden şirketinin ruhsat süresi sona eriyor. Henüz işletme aşamasına geçmiş değiller. Ruhsatın yenilenmesi engellenebilirse sadece 200 bin ağacın kesilmesiyle atlatabilir Kazdağları bu badireyi. İşletme başladığında geriye dönüş yok. Tüm ekosistem, yer altı suları, yaban hayatı ve çevre köylerde yaşayanlar tehlike altında kalacak. Bu yüzden 12 Ekim’deki Çanakkale mitingi çok önemliydi… Köprüden önceki son çıkıştı bir anlamda. Konuya duyarlı bütün herkesi, şair, yazar, müzisyen, oyuncu, ressam tüm sanatçılarımızı bu mitinge katılmaya çağırmıştık. Ancak dün mitingin tertip komitesince Suriye topraklarına düzenlenen harekât nedeniyle ertelendiğini öğrendik ki hiç de anlaşılır ve doğru bir karar değil bu. Çünkü altıncı şirketin acımasızlığı sürüyor. Baltalar harekât filan dinlemiyor.

-Peki bundan sonra ne olacak? Alandaki çadırlı nöbet devam edecek mi örneğin? 26 Ekim’de de Ankara’da bir miting vardı sanırım…

-Kazdağları’ndaki mücadele elbette sürecek ve sürüyor. Doğaseverler miting ertelenmemiş gibi çalışmalarını sürdürüyorlar. Çadır nöbeti devam ediyor. İmzacılarımızdan Kazdağı doğal ve kültürel Varlıkları koruma Derneği’nden yerel sanatçı ressam Fikasso Altınoluk’tan başlattığı “Su ve Vicdan Yürüyüşü”nde Ezine’yi geçti. Kirazlı’ya yöneldi. Kazdağları Sanatçı Dayanışması olarak hazırladığımız ortak metnimiz de 26 Ekim’e dek imzaya açık. Çanakkale mitinginin ertelenmesinden sonra 26 Ekim’deki Ankara mitingi çok daha önem kazanmış görünüyor.

-Sizin kampanyanız ne durumda, kaç imzaya ulaştınız?

– 7 Ekim’de Çanakkale Kirazlı’daki çadır alanında Mustafa Köz ve Hayrettin Geçkin’le birlikte açıkladığımızda imza sayısı 205 idi. Bugün bu sayı 300’e yaklaşıyor. 300’e yakın yazar, müzisyen, ressam, fotoğraf sanatçısı ve oyuncu, bu sayının 26 Ekim’e kadar daha da artacağını düşünüyoruz, “Hiçbir kamu yararı bulunmayan, emperyalist maden şirketleri ve onların yerli ortaklarının kârlarına kâr katan ‘altın madeni projeleri’ başta olmak üzere doğayı, toplumsal hayatımızı ve yarınlarımızı yıkıma uğratan tüm tasarılara derhal son verilmesi”ni istiyor.

Aydınlık ve Tunca Arslan polemiği

-Son zamanlarda niçin hedef alınıyorsunuz? Özellikle geçtiğimiz aylarda zehir zemberek sözlerle ayrıldığınız Aydınlık’ta bir dönem birlikte yazdığınız Tunca Arslan ile polemiğiniz devam ediyor. Mesele nedir? Neden hedef tahtasında siz varsınız?

-Hedef alınan ben değilim aslına bakarsanız. İçinde yaşadığımız coğrafyadır, ülke, vatan topraklarıdır. Onlara göre “vatan” sınırları belli bir harita parçası. Bu yüzden içleri sızlamıyor onca ağacın kesilmesine, yüreklerinde yurdundan yuvasından edilmiş kurda-kuşa acıma yok. Zehirlenen topraklara, havaya, suya üzülme yok. Öyle olsa AlamosGold’un ağzıyla saldırmazlardı yaşam savunucularına. İleri sürdükleri argümanlar “Altıncı Filo” ile aynı. Altıncı Filo’yu denize döktüklerini yıllardır anlata anlata bitiremeyen, bir süre öncesine kadar benim de içinde bulunduğum bu yapı, şimdi Altıncı Filo önünde namaz kılanlarla aynı saftalar. İbret verici olan budur. Ben buna karşı çıktım. Başta Kazdağları olmak üzere tüm dağlarımızı, akan akmayan tüm sularımızı, havamızı ve toprağımızı, yeraltı ve yer üstü tüm varlıklarımızı emperyalist şirketlerle ve onların yerli taşeronlarının yağma ve talanına karşı savunmaktır çünkü asıl vatan mücadelesi. Nerde bir canlı hayatı varsa, ama yoksa da, orasıdır vatan. Dikili her ağaç, dağ başlarında terk edilmiş telgraf direkleri bile, her kurt, her kuş, her börtü böcek, her damla su, her nefes hava bizimdir. “Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan” bu ülke biziz. O yüzden, nerde bir dal kırılsaorda atar kalbimiz… Halktan başka kimseye eyvallahı olmayan, fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir Türk aydınının açıklamasıydı o. Benim tanımım değil, ama doğrudur; zehir zemberek bir açıklamadır ve yine de eksiktir.

Tunca Arslan’a gelince, kendisine gerekli cevabı Üvercinka dergisinin Ekim sayısında verdim.

Vatan Partisi’nin son zamanlardaki durumu ve mecit ünal’ın tavrı

-Aydınlık demişken… Gazetenin Vatan Partisi ile olan bağı biliniyor, mâlum. Partinin son zamanlardaki bazı çıkışları ve olaylar karşısındaki tutumları sol çevrelerce sorgulanıyor. En son örneği de doğa katliamı yaşanan Kazdağları konusundaki tavrı… Vatan Partisi’nin son zamanlarda hükümet paralelinde bir mevzi almasıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

-Kuşkusuz partinin devrimci, sol tabanı da sorguluyor bu durumu. Aydınlık’ın ve Vatan Partisi’nin savrulduğu, hükümet politikalarını destekler hale geldiği konuşulan, eleştirilen, tartışılan konuların başında. AKP’nin Vatan Partisi’nin çizgisine geldiği, milli cephede yer aldığı korkunç bir yanılsama. Yanlış! Tam tersine, bu yaklaşım Aydınlık ve Vatan Partisi’ni AKP’nin destekçisi haline getirdi. 30 Ağustos hutbelerinde Atatürk’ü anmayan Diyanet’in raporunu destekleyecek duruma gelmiş olması bile tek başına yeterlidir bunu saptamak için. 17 yıldır hükümet olan, her şeye hâkim AKP ne diye Vatan Partisi’nin, Doğu Perinçek’in çizgisine gelsin ki? Biz CHP içinde Atatürkçü kalmadı diye üzülürken, aslında bir de baktık ki aslında Vatan Partisi içinde Aydınlıkçı kalmamış! Daha da kötüsü, Vatan Partisi’nin, sol ile halk ile hiçbir bağı kalmamış… İnsan kendisine en yakın halka bonzai içmişler der mi? Son seçimler Vatan Partisi’ne oy veren önemli bir kesimin de bonzai içtiğini göstermiyor mu o zaman? Vatan Partisi ve Aydınlık, CHP’deki Atatürkçü tabanın duyduğu sempatiyi kaybetti. Aydınları kaybetti. Kendi içinden yetişen nice önemli ismi kaybetti. O müthiş gençlik örgütü TGB (Türkiye Gençlik Birliği) de mahvedildi. İstanbul’da Ankara’da 200-300 bin kişiyi yürüten, Gezi Direnişi’nde tomalara en önde karşı koyan o TGB’nin bugün ne hale geldiğine bakar mısınız? Gezi direnişini reddediyor! Kazdağları’nı altını üstüne getirecekleri destekliyor. Osmanlı Ocakları’ndan hiçbir farkı yok? Aydınlık derseniz, onun da ne hale geldiği, getirildiği ortada. Dünyanın düz olduğunu ileri süren, Fenerbahçe’ye yapılan “kumpası” savunan, kendi yazarlarına höyküren, hatta kendi eski başyazarını Alman ajanı olmakla suçlayan yazı ve yazarlarla dolu. Eh, bu durumda, gelinen aşamada Vatan Partisi’nin AKP’ye, Aydınlık’ın da “havuz medyası”na yamandığını söylemek yanlış olmaz.

“Ölü şair olmak çok daha makbul!”

-Biraz da edebiyattan bahsedelim isterseniz… Özellikle de şiirden. Eskiden insanlar daha mı çok şiir okuyordu? İnsanlar dönemlerinin şiirleri ne daha hâkimdi sanki, ezberliyorlardı şiirleri… Bu görüşe katılır mısınız? Günümüzde bu çok da olan bir şey değil gibime geliyor. İnsanlar artık şiir ezberlemiyor, ezberlese de “eski şairleri” ezberliyor. Nâzım’ları, Attilâİlhan’ları, Cemal Süreya’ları… Sorun çağımız insanlarında mı çağımız şairlerinde mi sizce?

-“İğde de var, ipte de var, eğiren fortta da var”! Annem böyle söylerdi… Değişen sosyo-ekonomik yapı, toplumsal yaşam, teknolojik gelişmeler, gündelik hayatın hızı ve karmaşası sanat-edebiyatı da kendisine uyduruyor. Bundan şiirin ve şairin de payına düşen şeyler var. Edebiyat, yayın tekellerinin ele geçirdiği bir sektöre dönüştükçe sanatların anası şiir geriye düştü. Kendisine çekildi bir bakıma. Her yıl yayımlanan onlarca romana karşın yayımlanabilen şiir kitabı sayısı son derece sınırlı. Yayınevleri şiir kitabı basmak istemiyor. Ölü şair olmak çok daha makbul! Vaktiyle her basımı binlerle ifade edilebilen şiir kitapları günümüzde 250 adedi geçemiyor. Edebiyat ve şiir dergileri yine var ama, ancak güçlükle ayakta durabiliyorlar. Şiir, geçmiş yıllara göre oldukça okuyucu yitirdi. Ama öte yandan da ortalık “şiir”den geçilmiyor ve binlerce “şair” var.

Eskiden “iyi şiir kötü şiiri kovar” denirdi. Şimdi tam tersini söylüyoruz. Akıllı bir telefona sahip olan hemen herkesin şair ya da yazar olması gibi bir durumla karşı karşıyayız. Yüzlerce şiir sitesi, sayfası var sanal dünyada. Her şeyin bir “tık” mesafesinde olduğu bir dünyada yaşıyoruz artık. Satın alabileceğiniz her şeye ulaşmak çok kolay; ancak, doğru bilgiye, gerçeğe, şiire ulaşmak zor. Her şeye karşın, geriye çekilmiş bulunsa da,şiir -iyi şiir- her zaman var ve var olmayı sürdürecek.

“Tuğcu’nun engelli bir insan olduğunu gördüğümde çok etkilenmiştim”

-Hayatınızın akışını etkileyen, sizi siz yapan yazarlardan, kitaplardan, filmlerden, şarkılardan söz edin biraz da. Tüm bunlar insanı şekillendiren, dünyaya bakışını oluşturan şeyler midir?

– Bizim kuşak Kemalettin Tuğcu okuyarak büyüdü. Sahip olduğu hümanizm bence ondan gelmedir. Hep bir öğretmen olarak hayal ettiğim Tuğcu’nun engelli bir insan olduğunu gördüğümde şaşırmış ve çok etkilenmiştim yıllar önce kendisiyle ölümünden kısa bir süre önce röportaj yaptığımda… Sonra büyüdükçe başka yazarlar, şairler girdi hayatıma. Reşat Nuri, Halide Edip, Yakup Kadri, Halid Ziya, Balzac, Tolstoy, Dostoyevski, Aragon, Neruda, Ritsos… Tümünü sayamam burada. Ancak, yapıtları ve yaşamlarıyla Namık Kemal, Tevfik Fikret ve Nâzım Hikmet’in yönelimlerimde her zaman çok etkili olduklarını söylemeliyim. Başkaları da var ama, yol alırken kerterizim onlardır. Dönüp dönüp onlara bakarım. Namık Kemal eylemciliğiyle, Tevfik Fikret fikri, irfanı ve vicdani hür tutumuyla, Nâzım Hikmet mücadeleci kişiliği ile çok etkilemiştir.

Son yıllarda iki filmi çok beğendim, uzun süre etkisinde kaldım. Zaman zaman dönüp yeniden izliyorum. Ezel Akay’ın “Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü” adlı filmi ile Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmi. İrfan Yalçın’ın romanları her zaman başucumda. Bir de Haldun Çubukçu’nun Ezel Akay’la birlikte yazdıkları “Yargu”… Adaletin egemenlerin istediği yönde nasıl “tecelli” ettiğini 13. yüzyıl Anadolu Türkçesiyle anlatan, Ergenekon yargılamalarından günümüz yargılamalarına uzanan göndermelerle dolu bir roman. Ve binlerce şiir-dışı şiire karşın onlarca iyi şiir…

“toplumcu sanat” ve “bireyci sanat” meselesi

-Geçmişte hep tartışması yapılan “toplumcu sanat” ve “bireyci sanat” meselesi bugün geçerliliğini koruyor mu, daha doğrusu hâlâ önemli bir konu mu? 12 Eylül sonrası dönemde toplumculuk bir hayli mevzi kaybetti, geriledi sanırım. Özal sonrası liberal dönem bireyciliği el üstünde tuttu ve tutmaya devam ediyor. Bir yazar/şair olarak bu konunun tartışılmasının hâlâ bir önemi olduğunu düşünüyor musunuz? Solcu yazar ve şairlerimizin de eserlerinde toplumcu değil de bireyciliğe yakın olduklarını gözlemliyorum genelde, buna katılır mısınız?

-Edebiyat ve sanat insanı insan yapan, bizim dünyadaki varoluşumuzu anlamlı kılan en önemli etkinliktir. İnsan hayatından edebiyat ve sanatı çıkarın geriye pek bir şey kalmaz. Edebiyat ve sanatın neden, nasıl ve kim için yapıldığı her zaman tartışılan konuların başında gelmiştir. Bitmeyen bir tartışmadır bu ve bir yanıyla sanat ve edebiyatta gerçekçilik sorunuyla da yakından ilgilidir. “Toplumcu” sanat ve edebiyat hemen her zaman gerçekçi olmayabileceği gibi “bireyci” sanat ve edebiyat da hemen her zaman “fantastik” değildir. Toplumsal-siyasal baskı dönemlerinde -12 Eylül döneminde olduğu gibi- sanatın ve sanatçının içe, kendisine gömülmesi eşyanın tabiatı gereğidir. Türk aydını çok uzun süre Abdülhamit istibdatının psikolojik etkisinden kurtulamadı. Günümüzde de 12 Eylül’ün psikolojik etkisi, biçim ve renk değiştirmiş olarak sürüyor. Baskıdan, gördüğü zulümden yılgınlığa kapılan sanatçı kendisine kaçıyor, kendi beniyle uğraşıyor, kendi kendisini yiyor. Bu süreçten de elbet çıka çıka buna uygun eserler çıkıyor.

-Neler yapıyorsunuz, son dönemlerdeki çalışmalarınız hakkında biraz bilgi verir misiniz?

-Uzun süredir bir kenarda beklettiğim şiirlere çalışıyorum şu günlerde. Bir de yoğun olarak müzikle uğraşıyorum. Halk müziği hem araştırma hem de icra olarak çalıştığım bir başka sanat alanı. İki genç müzisyen arkadaşla birlikte çaldığımız “Üç Kuşak” adlı bir müzik grubumuz var. Bir yandan da doğa mücadelesi… Üzerinde yaşadığımız topraklara sahip çıkmak, onu tüm yaşam formlarıyla birlikte korumak da sanatçının görevi.