1927 yılı yapımı Fritz Lang’in bilim-kurgu filmi  Metropolis,  Weimar Almanyası ile ilgili önemli kehanetler içeren bir distopya örneğidir.

Weimar Cumhuriyeti, 1.Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkılması sonucunda lağvedilen Alman Monarşisinin yerine, milli meclisin yeni bir anayasa yapması ve parlamenter demokrasiye dayanan bir rejimin adıdır.  Almanya’yı liberal demokratik bir biçimde yeniden kurmak amacıyla yapılan bu girişim, toplumsal sınıflar arasında yoğun çatışmaların yaşandığı ve ekonomik sorunların ön plana çıktığı kaotik  bir dönemdir. 1933’yılında Hitler’in iktidara gelip, şansölye olmasıyla birlikte sona ermiştir. Aslına bakarsanız bu sona erme hali fiili bir sona ermedir. Aslında Weimar’da yapılan anayasa teknik olarak 2.Dünya Savaşı’nın sonuna kadar yürürlükte kalmıştır. Ancak Nazilerin iktidara geldiği 1933 yılında Nazi hükümetinin düzenlemeleri “demokratik sistemin” devlet yönetim ve yönetime katılım  mekanizmalarını tahrip ettiği için 1933 yılı Weimar Cumhuriyeti döneminin bitişi olarak kabul edilir.

Film Metropolis kentinin 2026 yılını anlatır. Lang’ın “Metropolis” adındaki şehrinde iki sınıf vardır: Burjuvalar ve işçiler. Filmin başında belirtilen bilgilere göre “makina-insan”dan (Filmin başında gösterilen işçiler, uygun adım ile mekanik bir şekilde yürümektedir.) nemalanan burjuva sınıfı, kendilerine yukarıda harika ve lüks bir dünya yaratmışlar ve kendileri için  ütopik dünyanın bütün ihtiyaçları  devasa makinelerle karşılanmaktadır. Makineler ise makinelerin içindeki işçiler tarafından çalıştırılmaktadır.

Şehir, Burjuvaların en üst kesimi olan  varlıklı sanayiciler tarafından yönetilmektedir. Şehrin enerjisini sağlamak için gece gündüz karınca gibi çalışan işçi sınıfı, şehrin yeraltındaki bölümlerinde  yaşarken şehrin kurucusu ve yöneticisi konumunda olan Joh Fredersen ve onun gibi elit kişiler, yüksek kulelerde yaşamaktadır.  Film, burjuvaların hayatına ilişkin barındırdığı önermeler açısından bir fütüristik ütopya gibiyken ve bu şekilde sürerken sahneye işçi sınıfından Maria adında genç bir kadın çıkar. Buradan itibaren filmin distopya tarafı belirginleşmeye başlamıştır. Çünkü “ütopik” hayatı meydana getiren çalışan sınıfın hayat koşullarına tanık olmaya başlarız. Bu yönüyle Metropolis içinde hem ütopyayı hem de distopyayı barındıran ikili bir yapıya sahiptir.

Fredersen’in oğlu Freder  babasının himayesi altında, işçilerin çektiklerinden habersiz bir hayat sürmektedir. Bir gün Freder Sonsuzluk Bahçelerinde eğlenirken Maria, yanında işçilerin çocukları ile bahçeye girer. Maria ve çocuklar derhal oradan uzaklaştırılır. Freder,  Maria’nın ve çocukların kim olduklarını merak eder. Yaşadığı lüks hayatı bırakıp onların arasına karışmak ister. Tabii ki babası bu duruma müsaade etmez. Ancak  Federer, Maria’dan çok etkilenmiştir ve Maria’nın peşinden gitmeye kararlıdır. Fredersen  Bu durumla baş edebilmek için oğlunun peşine İnce Adam’ı takar ve çılgın bilim adamı Rotwang’ın yardımını ister. Rotwang, sevdiği kadını elinden almış olması sebebiyle Fredersen’den intikam almanın planlarını kurmaktadır. Genç Freder’in yer altı macerasında ona yardım eli Rotwang tarafından uzatılır.

Rotwang’ın Makine İnsan’ı henüz tamamlanmamış bir prototiptir ve yaratıcısı Rotwang onu tamamlamak konusunda kararsızdır. Çünkü bu onu serbest bırakmak demektir. Bu yüzden ona bir yüz yaratmamıştır. Makine İnsan’dan rahatsız olan Fredersen, Rotwang’a ondan bir oyuncak istemediğini, makinelerinde çalıştırabileceği bir makine adam istediğini söyler. Rotwang onun bir oyuncak değil bir araç olduğunu belirtir ve şöyle der: “Bir kadına araç olarak sahip olmak ne demek biliyor musun? Böyle bir kadına, hatasız ve soğuk, kesinlikle itaatkar…”

Filmde açıkça görüleceği gibi Metropolis ikiye ayrılmıştır. Bu ayrım sadece mekânsal bir ayrım değil, aynı zamanda da sınıfsal bir ayrımdır da. İşçi sınıfı, şehrin yeraltında ve uzun çalışma saatleriyle zorlu koşullarda çalışarak angarya ve kötü yaşam koşullarının ve değersizleştirilmenin her şekline katlanarak bir hayat sürmektedir. Burjuvalar ise Metropolis’in üstünde üretenlerle, kol emeği kullananlarla taban tabana zıt koşullarda mutluluk içinde ve olan bitenden habersiz mutlu bir hayat sürmektedir.

Filmin ana eksenlerinden bir tanesi işçilerin bu koşullara karşı ayaklanmasıdır. Film işçilerin ayaklanmasının üzerinden gelişir. İşçiler, üretim araçları olan makineleri tahrip ederek ayaklanırlar. Ayaklanmanın hedefi ana enerji makinesidir. O makineyi de kullanılmaz hale getirerek Metropolis şehrini çökertmek amacındadırlar. Tam bu noktada Freder ve Maria devreye girer, Freder’in gençliği ve enerjisi, Maria’nın da sevgisi bir araya gelerek kol emeğini temsil eden işçilerle planlama ve yönetme gücünü temsil eden babası Federer’i bir araya getirir.

Fütüristlik bir ortamında geçen film, o tarih için ilk olarak kabul edilebilecek bir temaya sahiptir. Kapitalist bir düzende işçiler ile işverenler arasında yaşanan sosyal krizi anlatmaktadır. Alman Dışavurumcu Akımının bir örneği olan film aslında ekspresyonist olarak başlayıp daha ılımlı bir şekilde biter. Sürekli tekrarlanan “üreten eller ile planlayan beyin arasındaki aracı kalp olmalıdır” cümlesi, Almanlara o dönemde korporatizmin ne kadar yakın göründüğünü anlatmaktadır. Film Naziler tarafından da oldukça beğenilmiş, özellikle de “arabulucu” simgesi halkın farklı kesimleri arasında dengeyi sağlayacak olan devlet ile özdeşleştirilmiştir.

Buradaki makine-insan vurgusu, Adam Smith tarafından “toplumun ahlaki yapısının çözülmesi” tehlikesini doğuracağı şeklinde eleştirilen ve sakıncaları belirtilen  uzmanlaşmayı; Fordizm’in ağır bir betimlemesi ile birlikte ortaya çıkan standartlaştırılmış ve bu uzmanlaşmanın sonucunda  bir makine parçasına dönüşmüş olan insanın (başka bir deyişle işçinin) makineyi değil, makinenin işçiyi kullandığı duruma atıfta bulunmaktadır.

Küçük parçalara ve mikro uzmanlıklara ayrılmış bir üretim sürecinin bir parçası olan işçinin bir makine parçasından farkı yoktur. Zira filmdeki sahneler de bu iddiaya uygun görüntüler çizmektedir. Hatta güçten düşen işçiler, (filmin ana karakteri Freder’in tahayyülünde de olduğu gibi) bozulan makine parçası gibi çöpe atılıyor halde betimlenmiştir. Freder’in bu tahayyülü yabancılaşma ve yabancılaştırma ile ilgili sinema tarihinin en güçlü sahnelerinden birisidir. İşçiler, sadece insan olmamızdan kaynaklanan ve hepimizin paylaştığı özgül güçler olan “ortak yaşamdan” ve “yaratıcılık yeteneklerinden” de yabancılaşmıştır.

İşçiyi dâhil olduğu üretim sürecinden ve diğer insanlardan yabancılaştıran bu “emek (ya da sömürü) süreci” nedeniyle işçiler, sözünü ettiğimiz niteliklerini kaybetmişlerdir. Halbuki bu özellikler insanı insan yapan niteliklerdir. Bu yabancılaşmanın sonucunda ciddi olarak zayıflamış birey ortaya çıkmıştır. Yabancılaşmayı tek yönlü olarak düşünmek bu kavramı fazlasıyla şematize etmekten başka bir işe yaramaz. Filmde yabancılaşma sembolizması işçiler üzerinden verilse de filmdeki üretim ilişkileri içindeki diğer sınıf ve yöneticiler ve bu ilişkilerin dolaylı paydası diğer tabakalar da yabancılaşır. Ki filmdeki Freder’in durumu buna iyi bir örnektir.

Film aslına bakılırsa, seyirciye izlettiği  korkunç ve zalimane üretim koşulları üzerinden,  farkında olmadan 20.yüzyıl kapitalizminin 21. yüzyıla bıraktığı en büyük mirası da anlatır: Ekonomik büyüme ve gelişme  ayrıcalıklı  sınıflar için bir modernleşme olarak kendini gösterse de; maliyeti, çalışanların sağlıkları ve hayatları pahasına yürütülmüş bir faaliyetler bütünüdür.

*Bu yazı daha önce GodFather Dergisi’nin Mayıs-Haziran 2016 tarihli 2. sayısında yayımlanmıştır.