Parasite Güney Koreli Bong Joon-ho‘nun 72. Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ile dönen ve bu senenin de Oscar adayı olması beklenen son filmi. Yönetmeni Memories of Murder, Okja, Snowpiercer, Madeo ve Leos Carax ile birlikte yönettikleri Tokyo! filmlerinden anımsayacaksınız (en azından yazdığım bu filmleri izlemenizi tavsiye ederim).

Gūney Kore filmlerini Kim Ki-duk ile sevmiştim. Daha eskiden hatırlayacağım bir yönetmen var mı diye biraz baktım da, sanırım Kuzey Kore ile olan savaşından olsa gerek ancak son dönemde film sektörü önemsenmiş gibi görünüyor. Ne yazık ki savaş her yerde olduğu gibi bu ülkenin de gelişmesini sekteye uğratmış olmalı.

Konuşmalarını ve dilini -kaba demeyeyim de- farklı ve sert bulduğum Güney Kore’de (ki bazen güzel bir şey söylerken aslında tavırdan ters bir şey mi söylüyor durumu yaşamadım değil) yine de dili bir kenara bırakıp Kim Ki-duk filmlerinden sonra hepimizin hatırlayacağı “Old Boy” ile Chan-wook Park ve son filmi “Ah-ga-ssi”yi, “Beoning” ile Chang-dong Lee’yi, “Manbiki kazokude” ile Hirokazu Koreeda atlamayıp izlemek lazım geldiğini düşūnūyorum.

Özellikle orta veya alt sınıfta bizim ülkemize has bazı genel karakteristik benzeşmelerin bariz göründüğü Güney Kore’de olduğu gibi bu filmde de evde iş yapan çekirdek aile ile tanıdık bir hisle başlıyor film. (Chabby diye bir YouTube kanalı var. Dört değişik ülkeden Türkçe konuşan kişilerle yapılıyor. Oradaki Güney Koreli arkadaşın da bahsettiği üzere oldukça ortak refleksimiz var.)

Film; fakirlikten okuyamayan çocuklarıyla günlük kutu katlama gibi işlerle geçimini sağlamaya çalışan bir ailenin hayatı, erkek çocuğun arkadaşının ona bir zengin evinde kendi yerine özel ders vermesini istemesiyle değişmesi hikayesiyle devam ediyor. Önerisi ve hediyesiyle o gün Şamanizm ritüeline uyar biçimde zenginlik vadeden bir de kaya parçası bırakır.

Var olma çabası, kurgulanan türlü oyunlarla filme ismini veren parazit misali, zengin evinin de bir nevi işgali böylece başlamış olur. Aslında bu kadar çaresizlik elbette ki sadece o ülkeye has bir durum değil. Herkesin kendine göre çareler ürettiği gibi onlar da kapağı tek tek eve atmakta bulur ve ona göre de planlar oluştururlar. Bu anlamda bizdeki eski Türk komedi filmlerine de benzemiyor değil.

Önce evin kızı zengin ailenin küçük oğluna terapist olarak girer. Sonradan anlayacağımız üzere çocuğun problemli görünen ama aslında beklendik hali sözde tedavi edilmeye başlanmış olur. Daha sonra şoför olarak evin babası gelir. İşsizliğin bu kadar arttığı bir dönemde 500 üniversite mezununun hazır olduğu bu mesleğe talip onca insan varken baba oraya böylece yerleşir. Daha sonra da anne eve hizmetçi olarak gelecektir. Fakat beklenmedik bir sürprizle evin eski hizmetçisi de bu var olma mücadelesine dahil olacaktır.

Beni en çok etkileyen sahnelerden biri olarak şoför olan babanın yoksullara has olan kokusunun bir şekilde zengin olan adamın fark etmesiyle dillendirdiği o sözleri tesadüfen de olsa duymasıyla yüzündeki mahzunluğunu söyleyebilirim.

Metrolarda da var o koku derken, bizdeki metrobüslerde de klimayla karışık o koku var mı diye düşünmedim değil. Zengin adam, “gettoların kendine has bir kokusu var demek ki” mesajı verirken, evin babasının “benim yüzümden yine o eski halimize mi döneceğiz?” kaygısına üzülmemek elde değil.

Aklımız yer ettiği gibi artık Uzak Doğu denildiğinde insanın aklına bol bol karate yaptıkları filmler gelmeyecek demek ki. Son yıllarda özellikle Güney Kore başta olmak üzere böylesine güzel filmlere denk geleceğiz gibi hissediyorum. Hadi bakalım…