Şahsiyet sadece bir dizi, Hakan Günday‘ın kaleminden Onur Saylak elinden…
Hakan Günday’ın “Kinyas ve Kayra” ile “Piç” severek okuduğum kitapları arasında, hatta teşekkürlerimle, sayesinde Ryu Murakami’yi tanıyıp Celine’in de müstesna bir yazar olduğuna hükmetmiştim.

İkisinin bir araya gelmesi “Daha” filmi ile oldu sanırım, hatta bence onlar Ahmet Mümtaz Taylan ile birlikte üç silahşörler diyebilirim. Birlikteliklerinin ilk ürünü ”Daha” filminde, alışılagelen projelerden farklı projelerin oluşacağı sinyalini de aldık elbette. Memleketimize özgü zengin kız fakir oğlan veya biraz daha sinefil gözü ile içimize işleyen diyaloglardan yola çıkarak felsefi bakışımızı besleyen filmlerden farklı idi “Daha”.

Hakan Günday kitaplarındaki dili bilen bilir, insanın içgüdülerinin ilkel tarafına ayna tutan bizi de oradan yakalayan bu tarzını hissettiğimiz bir dizi olmuş Şahsiyet. Dizinin son bölümü de yayınlandığına göre aşırı derecede spoiler içerecek bu yazı, bilgilerinize sunulur:)

Dizi, Agah Efendi’nin (ki Haluk Bilginer canlandırıyor dizide ve iyi ki de o canlandırıyor) Alzheimer teşhisi konulması ile başına gelebileceklerinin kafasında tezahürü ile bir plan yapması ve bu planını zaten hatırlamayacağı üzerine uygulaması üzerine kurgulanıyor… (Alzheimer denilince aklıma gelen kısa bir not olarak şuraya kaydedip “The Notebook (Not Defteri, 2004)” filminin izlenilmesini önereceğim. Çok güzel bir aşk hikayesi ve diziyi izlerkenki özellikle Hümeyra‘nın oynadığı sahnelerde sürekli aklıma gelip durdu, hastalığın seyri ve sevgilinin farklı yaklaşımı.) Dizide başka dizeye atıf ile, La Casa De Papel deki gibi güzel bir plan ve haksızın haklıya vereceği bu dünyadaki cezası, yaşaması gerekeni kısmı ile benzerlik bulmuştum. Hatta orada da polisin annesi olan kadının sürekli not yazması gibi “hatırlanacak”lar kısmında olan notlar ve hayata dair “şahsiyetimiz”e uygun yapmamız gerekenler, olagelenler ve vicdan terazimiz.

Bir diğer kişi de Nevra (yani Cansu Dere… Açıkçası kendisinin tekdüze oyunculuğunu çok sevmiyorum ama bakışlarındaki hüzün diziye de yakışmış) uluslararası ilişkilerde okumuş ve polis olmuş bir kadın. Tabi ki kadın polis olmanın pozitif ayrımcılığını hiç görmedik, demek isterdim ama arkadaşlarının dediği gibi “neden sonradan bir faşist oldun” kelimesinin açılımı ile polislikte o ayrımcılık nasıl olurmuş onu gördük! Dizinin ilk bölümünde de görüleceği üzere Nevra da zihninde cevaben “Seninki gibi üniversitede devrimcilik oynayıp sonradan zengin biri ile evlenmek istemediğimden” deyip bize tabiri caizse; hadi “iki ucu da pislikli değnek” diyeyim, her iki tarafın çürükleri üzerinden biz de zihnimizden bir kıyas yapıveriyoruz… [The Invisible War (Görünmez Savaş, 2012) belgeselini de buraya koyayım bu vesile ile. Film kadın askerlerin tacizleri üzerine gerçek alıntılar ile işlenmişti.]

Agah Efendi yola öyle bir çıkıyor ki, rüşvetçi bir hakim ile bizi de arkasından sürüklüyor. İdeallerimizin nerede tükendiğine; dünyayı kurtaracakmış gibi mezun olup nerede hayatın içinde eridiğimize; “yok biz aslında henüz değiliz” deyip iç hesaplaşmalarımız ile bir nevi kendimiz ile de yüzleştirildiğimiz bir dizi olmuş şahsiyet.

Doğru bildiklerimizin nasıl da kocaman patronlar tarafından unutturulduğuna, polislerin, gazetecilerin, hakimlerin varoluş biçimlerinin nasıl değişime uğradığına ve bu değişimin örneklerinin bir de üstüne zamanla aslında nasıl da normalleştirildiğine… Ama yaşamanın, hayatta kalmanın aslında şahsiyetli olduğunda anlam kazandığı da ilmek ilmek işlenmiş dizide.

Kambura’da olanlar dünyamızın küçük versiyonu elbette. İlkel dürtüler ve içgüdülerin ehlileşmemiş tarafları ile büyük balığın küçük balığı yediği ve var olmayı sürdürdüğü ne yazık ki kahramanların da beklendiği küçük bir dünya.

Sibel Gündüz