Usta şair ve yazar Seyyit Nezir ile CSKSD, Üvercinka, dergicilik, polemikler ve Kaz Dağları’na dair uzun ve keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Sohbete geçmeden önce gerçek adı Muammer Akça olan ve senelerdir edebiyat dünyasının içinde yer alıp dergiler çıkaran ve yayıncılık yapan Seyyit Nezir’i kısaca anlatayım.

1950’de Çorlu’da doğan usta edebiyatçı Seyyit Nezir (diğer bir mahlası Muammer Mızrap), Yazko Edebiyat’ın yazı kurulunda ve Yazko Yönetim Kurulu’nda yer aldı. 1984’te De Yayınevi’ni Memet Fuat’tan devralarak Düşün dergisini çıkardı. Ekim 1985’te Broy Yayınevi’ni kurdu. 1985’te Broy ve 1993’te Şairin Atölyesi dergilerini çıkardı. 1988’de Broy dergisinde Veysel Çolak, Tuğrul Keskin, Hüseyin Haydar, Metin Cengiz ile birlikte Yenibütün hareketini başlattı (Broy, Ocak 1988). Broy dergisinde yayımlanan “Yenibütün Manifestosu”, “edebiyatımızın 1980’lerdeki parçalanmasına bir direnç oluşturma”yı amaçladı. Kasım 2001’den başlayarak 2006’ya kadar Eski Dergisi’ni postmodernizme karşı bir kale olarak yönetti ve yayımladı. 2016 – 2018 arasında Aydınlık Kültür Sanat sayfasını yönetti. 2011’den beri Aydınlık gazetesinde yazıyor. 2013’ten bu yana Cemal Süreya Kültür ve Sanat Derneği başkanlığını yürütüyor, 2014 Kasım’ından beri Üvercinka dergisini yönetiyor.

Şimdi Seyyit Nezir’le uzun ve keyifli sohbetimize geçebiliriz.

Seyyit Nezir, Cemal Süreya Kültür ve Sanat Derneği’ni anlatıyor

Seyyit Nezir’e uzun zamandır başkanlığını yürüttüğü Cemal Süreya Kültür ve Sanat Derneği (CSKSD) hakkında bilgi verir misiniz? “Ne zaman ve neden kuruldu? Nelerle uğraşıyor?” diye soruyorum.

Nezir, CSKSD’nin tıpkı Cemal Süreya gibi, Aydınlık çevresinden yazar, hukukçu ve partili İsmet Kemal Karadayı başkanlığında Zühal Tekkanat, Bedrettin Aykın, Üstün Akmen, Günnur Yalçın, Mehmet Yaşar Günaçgün ve Mehmet Ali Işık tarafından 2003 yılında kurulduğu bilgisini aktarıyor.

Şiirin toplumsal etkisinin zayıflamaya yüz tuttuğu bir dönemde, Cemal Süreya tutkunlarının şaire ve şiire daha bir bağlılıkla kültür – sanat dünyasında onu mirasını geleceğe taşımak amacıyla kurulduğunu anlatıp devam ediyor: “Ne ki dernek, bir süre sonra, kuruculardan Mehmet Ali Işık’ın Hatay Meyhanesi’ni ayakta tutmak üzere sıradan etkinliklerle şiir ve edebiyat ortamının meyhaneye ilgisini kotarmakla yetinmeye yüz tuttu.” Seyyit Nezir, bu gidişten hoşnut olmayan ve yönetimdeki etkisi zayıflayan Karadayı’nın ayrılmasıyla, derneğin kurumlaşma sürecini tamamlayamadığını vurgulayarak; “Cemal Süreya’yı her yıl 9 Ocak’ta anmanın, şairlere ödül vermenin ve TÜYAP İstanbul Kitap Fuarları’nda etkinlik düzenlemenin ötesine geçemeyen, programlı bir çalışma anlayışından yoksun kalan dernek, 10. yılında borç batağı içinde yalnızca Hatay Meyhanesi’nin müşterisi şair ve yazarların uğrağına dönüşür.” diyor.

Seyyit Nezir elini taşın altına koyuyor

“Peki şairin eski eşi Zühal Tekkanat’ın hiç mi bu sürece müdahalesi olmamış?” diye araya giriyorum.

Nezir, Zühal Tekkanat’ın dernekteki varlığının onursal başkanlıkla sınırlı kaldığını söyleyip bunun da dernek çalışmalarına yansımasını şöyle anlatıyor:

“Karar alınacaksa Tekkanat görmezden gelinmiş, para alınacaksa kapısına dayanılmış. Zaman olmuş, derneğin kira ödemesi için katkıları bile Hatay Meyhanesi için kullanılmış… Tekkanat, 2013’te Ataşehir’deki bir Enver Gökçe sempozyumu sonrasında bana derneğin bu sıkıntılı süreci aşması için benim başkanlığımda bir Yönetim Kurulu’na (YK) ihtiyaç olduğunu söyleyince, 2013 baharında üye oldum. Ekim sonunda Genel Kurul’a atılım düşüncesiyle gitmişsek de, işleyişin bir keşmekeşe dönmüş oluşu yüzünden Necati Güngör kurultayı daha başlangıçta terk etti. Işık; sonraki haftalarda beni kaçırtamayınca, etkisindeki YK üyelerini istifaya yönlendirerek yeni yönetimi çalışamaz hale getirdi. Ben de Olağanüstü Genel Kurul’a gitmeyi gerekli gördüm. CKM’de geniş katılımlı bir Genel Kurul’da Zühal Tekkanat’ın YK üyesi olması önerim için üyelerin desteğini sağlayarak tüm arkadaşlarla verdiğimiz çaba sonunda derneği kamburdan kurtarmayı başardık.”

Zühal Tekkanat ve Cemal Süreya’nın mezarı konusu

Zühal Tekkanat’ın adı geçince son haftalardaki bazı haberleri hatırlıyorum. “Son zamanlarda Zühal Tekkanat medyada önce bir kitap üzerinden başlayıp daha sonra konu Cemal Süreya’nın mezarına getirilerek sorgulanıp saldırıya uğratılıyor. (1) Sataşmalar derneğe de uzanıyor… Bunu neye bağlıyorsunuz?” diye soruyorum.

Nezir, aile içi meselelere dernek olarak hiç karışmadıklarını, Cemal Süreya’nın ve derneğin bu meselelerle yıpratılmasına izin vermediklerini söylüyor. “Ama sonunda, şairin adından siyasi, edebî ve ticari rant sağlama, bu amaçla derneği de kullanma derdindeki çıkar çevreleri, özellikle şimdilerde, yaklaşan Genel Kurul öncesinde yeni bir saldırı başlattılar.” diyerek şunları söylüyor: “Şairin kızkardeşi Perihan Bakır’a yıllardır, anılarını anlatması ve Cemal Süreya’nın yaşamında kimi gölgede kalmış olayları aydınlatması yönünde zaman zaman öneriler götürdü Aydan Ay. Ama bu, bir biçimde engellendi… Şimdi Sayın Bakır’ın kızı Güzin Tanyeri, annesinin Cemal Süreya üstüne anılarını kaleme almış, dernek üyesi Necati Güngör de anılara sunu yazmış. Bunlara bir diyeceğim olamaz. Zühal Tekkanat hakkında hakarete varan söz ve suçlamaların yer aldığı söyleniyor kitapta. Konu Zühal Tekkanat’ın avukatı tarafından mahkemeye taşınıyor. Bu aşamada bir şey söylemek yanlış anlaşılabilir. Ancak bir noktayı özellikle belirtmek isterim: Nicedir okurlardan, şiirseverlerden, dernek üyelerinden, ‘Cemal Süreya gibi, modern Türk şiirinin en gözde temsilcilerinden birine yakışır bir mezar için her türlü özveride bulunabilecekleri’ yönünde öneriler ve iletiler alıyoruz. İki yıldır, önce eski Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu’yla görüşüp yasal ve lojistik desteğini sağlayarak bu konu üzerinde kafa yormaya başladık. Süreya’nın akrabalarıyla ve özellikle Perihan Bakır’la görüştük. Konuya olumlu yaklaştı. Ama şairin kızı Ayçe Yassı, ‘Cemal Süreya’yı rahat bırakın!’ diyerek sıkıntılar yarattı. Türkiye’de yasal güçlükleri aşmak, hele akrabaların her birinden farklı sesin çıktığı böyle durumlarda sonuç almak çok zor (Bkz. Üvercinka, S: 46, s. 13, Ağustos 2018)… Ama uğraşıyoruz elbette. Üstelik belediye seçimlerinin hemen ardından yorgun bir yaza girildi. Peki yıllarca hiç üstüne almamışken birilerinin teşvikiyle bu konuyu tam Genel Kurul öncesinde medyada ayyuka çıkarmanın anlamı nedir?”

Kalan borçlarla nasıl baş edildi?

Burada araya girerek derneğin bu tür sorunların yanı sıra önceki yönetimden kalan borçlarla nasıl baş edebildiğini soruyorum. Seyyit Nezir çayından bir yudum alarak sözlerini sürdürüyor:

“Daha önceden de derneği bağışlarıyla sürekli destekleyen Zühal Tekkanat, birikmiş kira, telefon borçlarını ve davacı avukatlarının alacaklarını, Cemal Süreya’nın teliflerinden kendine düşen paylarla son kuruşuna kadar gönüllü olarak ödedi. O zorlu süreçte Sait Maden, Can Yücel, Demirtaş Ceyhun, Behzat Ay, Bekir Yıldız, Muzaffer Buyrukçu, İsmet Kemal Karadayı adına kitlesel düzeyde geniş katılımlarla Kartal ve Kadıköy’de anma etkinlikleri düzenleyen dernek, bataklıktan çıkar çıkmaz, önce ülke çapında bütün TÜYAP Kitap Fuarlarına katıldı. Ardından üyelerine ve edebiyat dünyasına ta kuruluş döneminde verdiği sözü de tutarak Üvercinka dergisini çıkardı.”

Üvercinka dergisi üzerine

Konu Üvercinka dergisine gelmişken, daha ilk sayısı tartışmalara yol açan ve 58 sayıdır okuyucudan artan bir ilgi gören dergiyle ilgili de konuşmak istiyorum. “Ülkenin hem ekonomik hem de siyasal ve kültürel düzeyde krizden krize yuvarlandığı bu güç koşullarda 5. yılını dolduran bu kültür – sanat dergisi hakkında da bilgi verir misiniz?” diye soruyorum usta edebiyatçıya.

Derginin mutfağında gerekli kültürel birikim, olgunluk ve özdeneyim varsa da, maddi yönden en önemli katkının yine Zühal Tekkanat’ın olduğunu söylüyor Nezir. “Tekkanat, şimdiye kadar hiçbir şair ya da yazar varisinin göstermediği yaratıcılık ve örnek bir özveriyle, derneğin yanı sıra dergiyi de 5 yıldır destekliyor. Şimdiye kadar ürünleriyle yüzlerce imzanın yer aldığı Üvercinka yeni başarılara ulaştıkça, tüm edebiyat dünyası bu benzersiz özveri ve dayanışması için Tekkanat’a minnet duygularını belirtecektir.”

Derginin Cemal Süreya’nın çizgisi üzerinde genişleyerek ilerlemekle birlikte kavgacı bir özellik de taşıdığı yorumunu yapıyorum. “Buna ne diyorsunuz?” diye de soruyorum.

Seyyit Nezir bu yoruma katılıyor ve ekliyor: “Şurası bir gerçek ki, gerek iş ve toplumsal yaşamında, gerekse şiirinde ve yazılarında Cemal Süreya kırılgan davranışlar gösterse bile inatçı bir kişiliği de yansıtıyor. Demin de anımsattığınız gibi, dernek içinde kavgalarla ilerleyen bir atılım programını yaşama geçirme sürecinde, bu kez de Üvercinka, daha ilk sayısıyla kendini emperyalist kültür odaklarının denetimindeki edebiyat ortamının haset ve düşmanlıkla beslenen mafiyöz ilişkiler bataklığında buldu. Dergi, derneğin dışa dönük edebiyat ve etik kavgasının sözcüsü oldu. Ödül uğruna hem kendi adlarını hem de adlarına ödül konan ustaları ve edebiyatı bencil hesaplarla kirleten şair ve yazarları teşhir etmekten kaçınmadı. Nitelikli edebiyatın ve toplumsal sorumluluk bilincinin öncüsü oldu. Adına ödül konmamasını özellikle vasiyet eden Fazıl Hüsnü Dağlarca adına konan ödüllerle kirli ilişkileri gizleme ve yurtseverlikle bağdaşmayan tutumları ödüllendirme çabalarını boşa çıkardı, başta Ataol Behramoğlu olmak üzere ilericilik adına çarpık ilişkileri savunan nice ünlünün oluşturduğu Seçici Kurulları teşhir ederek ödül aldatmacısının sürdürülmesini önledi.”

Popüler/popülist edebiyat dergileri

Bu kez ben demli çayımdan bir yudum alıp; “Böyle diyorsunuz ama son yıllarda özellikle niteliği tartışılan ve (Cemal Süreya dahil) hayatta olmayan edebiyatçılarımızın tabiri caizse ‘ekmeğini yiyen popüler / popülist edebiyat dergileri’ olgusu da gitgide yaygınlaşıp güçleniyor. Bunlarla ilgili bir tavır alış, bir yaklaşım görmedik henüz Üvercinka’dan. Kaliteli edebiyat dergileri midir bunlar sizce?” diye üsteliyorum.

Seyyit Nezir, popüler kültürün her alanda kendini magazine dayalı örneklerle gösterip yaygınlaştığından bahsederek; “Bizim bunlarla göğüs göğüse savaşma şansımız yok…” diyor. Daha da üstelememe fırsat bırakmadan açıklıyor usta:

“Gerçek edebiyat ortamını ve ilişkilerini yozlaştırmalarına izin vermeyebiliriz, kendi alanlarımıza sokmayabiliriz . Ama her türlü toplumsal ve kültürel olgunun yanı sıra nitelikli edebiyatın temsilcilerini de kendi sayfalarında sulandırarak okura sunmayı, okurlarda edebiyatın evrensel ustalarıyla tanıştıkları yanılsamasını yaratmayı başaracaklar, biz de yanılsamayı silmeye çalışacağız. Kötü ve yanlış olan şu: Popüler şairi, popüler ortama teslim olan şairi edebiyatın temsilcisi sayma girişimine seyirci kalma, meşruiyet sağlama niyet ve çabaları var. Asıl zarar onlarla geliyor. Bu sızmalara göz yumulamaz. Yoksa Nâzım’ın, Can Yücel’in, Turgut Uyar ya da Cemal Süreya’nın yapıtlarına ve kavgalarına sadık kalındığı ölçüde, popüler dergilerin de az sayıda edebiyatseveri bile olsa, daha iyiye götüren bir asma köprü işlevi görmesi mümkündür.”

Onur Caymaz ve Tunca Arslan ile süren polemikler

En çok merak ettiğim konuya girmeye karar veriyorum. Son zamanlarda yine hedef alındığından söz açıp, özellikle aynı gazetede, yani Aydınlık’ta yazdığı Onur Caymaz ve Tunca Arslan ile polemiklerini soruyorum. “Mesele nedir? Neden hedef tahtasında siz varsınız?” diyorum.

Usta edebiyatçı Nezir şöyle özetliyor durumu: “Seyirci kalmıyor ve müdahale ediyorsanız, rahatsız da edersiniz.”

“Tam da bu popüler kültürün edebiyata sızdırılmasını andıran bir durum…” diyor ve şöyle sürdürüyor sözlerini: “Enver Topaloğlu, ‘Ahmet Kaya’nın Şiirdeki Karşılığıydı’ dedi Küçük İskender için. Çömezleri bunu övgü kabul ettiler. Ben, ‘postmodernin arabesk damarıydı’ demeye getirdim. Onur Caymaz çömezi, dönüp bana saldırdı… Gazeteye gelmezden önce postmodern yazarların mafiyöz ilişkilerinden yararlanmaya çalışmış biri… Çapı ne birikim ve içerik, ne söylem olarak devrimci bir gazetede yazmaya elveriyor. Aynı cümledeki yanlışları saymakla bitmiyor. Ben henüz Aydınlık’ta Kültür Sanat yönetmeydim, ama bana haber bile vermeden birinci sayfadan duyurup ertesi gün yazısını koydular. Bir süre sonra da, birikmiş birçok gerekçeye dayanarak sayfa yönetmenliğinden ayrıldım. Caymaz’ın gazeteye akın akın okur taşıma beklentisinin de önünde hiçbir engel kalmadı böylece…”

“Peki Tunca Arslan?” diye soruyorum.

“Tunca Arslan’a gelince… Zaman yazarı Selim İleri için Doğan Kitap’ta nasıl bir borçluluk yüklendiyse, Aydınlık Kitap’ta kapaktan başlayıp orta sayfaya taşınan ve süren 5 sayfalık bir bölüm ayrılmasını kotardı. (2) Hani kendi de, ‘Ben de sizinle intihar ediyorum’ dese, bir parça etik tarafı var diyeceğim. Üstelik savunduğu yazara intihar öneriyor. Bu nasıl tutarsızlık? Kaldı ki toplu intihar önerisi yasal olarak da suç… Dernek YK üyeleri o günlerde mahkemeye vermemizi istedi hep, arkadaşları ben engelledim. Ve elbette kendi kendini itibarsızlaştırdı.” diyor Seyyit Nezir.

“Bana saldırmak için Hegel’i harcıyor, Marx’ı tahrif ediyor”

Arslan’ın halüsinasyonla düşman kurgulayarak, “kendi yalan ve iftiralarını ona yakıştırıp” aklı sıra gerekçe yarattıktan sonra da “cümlelerine hakaret ve küfür sıvaştırmayı yazarlık sayan bir başka çapsız olduğunu” söyleyen Nezir şöyle devam ediyor:

“Geçenki yazımda ‘üfürükten tayyare’ dedim nitekim. Gazete yönetiminin pek tuttuğu Caymaz’a arka çıkmakla fırsattır deyip hem yerini sağlamlaştıracak hem de eski hesabı kapatacak. Herhalde bizim 1988’deki Yenibütün bildirisini kastederek, benim vaktiyle trajedi, şimdiyse komedi yaşadığımı savlamak derdinde… Bu yüzden önce Hegel’in sözünü Marx’a mal ediyor, ama Marx’ın söylediği biçimi de ayrıca tahrif ederek, üstelik Marx’ın diyalektik yöntemi Hegel’den aldığını bile sinsice gizlemekle beni komik duruma düşürdüğü zehabına kapılıyor. Gazete yönetiminde işinin erbabı bir editör olsa, ‘dur bakalım, ne zırvalıyorsun, o köşe senin sallama duvarın değil!’ deyip yazısını geri postalar. Bu sahtekârlığı bendeniz yüzüne vurunca, büsbütün endazeden çıkıyor. Bana saldırmak için Hegel’i harcıyor, Marx’ı tahrif ediyor, bana yalan söyletiyor ve o yalana saldırıyor, sonra dönüp kendi hezeyan dünyasını derneğe yakıştırıyor. Bunca utanmazlığın ilmi nerde tahsil edilir merak ediyorum; Yeni Ortaçağ’ın teknolojik donanımlı hurafe yazarının tipik sahtekârı budur işte. Yetmiyor, son yazılarından birinde (3) ‘Mustafa Kemal’in askeri’ şiarının anlamını idrakten bile yoksun bu kafa, Atatürk’ün hiçbir rütbeye sığdıramadığı sanatçıyı generalliğe değer görme cehaletiyle Cemal Süreya’ya ‘Şiir Generali’ deyip şiirini sarakaya alıyor. Halüsinasyon girdabına kapıldın mı arkası kesilmez. Bu kez beni, ‘Şiir Generali’nin dul eşinin eteklerini üç beş kuruş için öpen bir sığıntı’ olarak niteleyip yukarda saydığım özverilerle derneğe yıllardır nice katkı veren Zühal Tekkanat’ın onurlu savaşımını lekelemeye çalışıyor; CSKSD’ye ise, ‘Şiir Generali’nin adını taşıyan tımarhaneden beter bir dernek’ diyerek halüsinasyonlarını tıp bilimini irkiltecek düzeye vardırıyor. Birçok Aydınlık ve Üvercinka okuru, Tunca Arslan’ı yazar olarak görmeyin, diyerek şunu söyledi bana: Bütün bu zırvalarını kendisi de açıklamaktan acizdir artık. İftira ve küfre sığınmaktan başka tutamağı yok… Nitekim bugünkü yazımda, aymazlıkları 50 yıllık tarihsel düzlemde göstermeye çalıştım.” (4)

Yenibütün bildirisinin bu tartışmadaki yeri

Bu zincirin en anlaşılmaz halkasının Yenibütün Bildirisi’nin bu tartışmada taşıdığı anlam olduğunu söylüyorum. “Yani ne yeri var?” diye soruyorum.

Seyyit Nezir, aslında işin bam telinin tam da orada olduğunu söylüyor. “Çünkü” diyor usta edebiyatçı, “İnsanları birbirinden yalıtılmış teknoköleye döndüren kapitalizmin yeryüzüne postmodernizmle taşıdığı Yeni Ortaçağ karanlığına ilk ve köklü karşı çıkış Yenibütün bildirisiyle başladı. Yenibütün Bildirisi’nde Hegel felsefesinin ‘bütün’ kavramı anahtarımız oldu. ‘Hegelci oluşuma anlam veremeyişi’nin sırrı orada. Ama şimdi oraya girmeyelim isterseniz.”

Anlamaya çalışarak üsteliyorum. “Haklısın aslında. Okurdan gizliyormuş durumuna da düşmek olmaz elbette.” diyor Nezir, anlatıyor: “Şu son cümleleri anımsayabiliriz: ‘Yenibütün… Bireyin insanileşmesi ve toplumda özgürleşmesinin estetik örgütlülüğüdür. Bireyleşmeyi başaramamış bir toplumun insanları, örgütlenmeyi yaratma sürecini de başaramaz. Yenibütün insan, tarihin neresinde olduğuna her ilişkisinde yeniden bakan, onu çarpışarak kendine katan ve ona katılma yürekliliğini bulmuş insandır. Yenibütüncü şiir, onun her yerde ve her süreçteki öncü lirizmidir.Bu bildiriyi Ocak 1988’de, yükselen postmodern dalgayı işaret amacıyla yazdık. O günlerde Cemal Süreya da, ‘Hepimiz Yenibütüncüyüz’ diyerek, bildiriyi, ‘Türk şiirinin haklı çıkışı’ olarak niteledi.”

Kaz Dağları ve Vatan Partisi’nin tutumu üzerine

Haklı çıkış, demişken… Aklımdaki bir başka konuya giriyorum. Vatan Partisi ile gazetenin bağı biliniyor. Partinin son zamanlarda kimi olaylar karşısındaki tutumları ilerici yurttaşlarda kaygı uyandırıyor, sol çevrelerce sorgulanıyor. En son örneği de doğa katliamı yaşanan Kaz Dağları konusundaki tavrı… Bunu soruyorum Seyyit Nezir’e; “Vatan Partisi’nin son yıllarda hükümet paralelinde bir mevzi almasıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?” diye.

Seyyit Nezir, bu sorunun konumuzun dışında olduğunu söylüyor. İyice deşiyorum konuyu, bir aydın olarak Nezir’in güncel gelişmeler konusundaki fikirlerini öğrenmek istediğimi söylüyorum. “Geçen gün, ‘Niye görüş belirtmiyorsun?’ diye çok üstelenince sosyal medyadan şunları yazmıştım” diyor Seyyit Nezir. Cep telefonunda arayıp buluyor ve okuyor:

“Bu sabah, Facebook’taki Kaz Dağları yorumlarına bakarken şöyle düşündüm: Satrancın hem siyah hem beyaz tarafında emperyalizm duruyor ve oyunun oynanmasından başka derdi yok. Yani kim kazanırsa kazansın oyun sürüyor ve gerçekte emperyalizm kazanıyor. Hiç sevmem kendisini ama Kundera haklı belki: Yaşam başka yerde mi? Yani kitlelerin ve insanlığın kazancı Hegel’in öngördüğü bir üçüncü seçenekte mi hep? Peki bu seçeneğin kuramı yok mu? Bir savaş sürüyorken üçüncü seçenek ortaya atmak kaçış ya da kaytarma anlamına gelmez mi? Eylemsizliğe yol açmaz mı? … Oysa kitlelerin de satrancı hem siyah hem beyaz tarafından irdeleyip sorular üretmeye ve sorularla cebelleşmeye gereksinimi var. Üçüncü seçenek düşünsel planda oluşsa da, asıl, eylemde sınanarak hakikate dönüşmeye hak kazanıyor ve dünyayı değiştirmek üzere maddi güce dönüşüyor… Şu da var ki, birinci Çanakkale Zaferi de emperyalistlerin pazar paylaşım savaşında Almanların yanında yer aldığımız koşullarda kazanıldı. Peki ama bizim tarihimiz hep mi tekerrür edecek? Marx, doğunun sürekli döngüsünde büyük bir tarihsel direnç görüyor. Ne anlama geldiğini yeniden düşünmeli: Gezi’den sonra Kaz’ı yaşamak…

Bu alıntılamadan sonra Cemal Süreya’nın bir şiirini okuyor:

“Ölüm geliyor aklıma ölüm

Bir ağacın gövdesine sarılıyorum”

“Kimileri” diyor Seyyit Nezir, “baltaya sarılıp Azrail’in celladı olarak iş tutmayı seçiyor. Kaz Dağları, ülkenin itilmek istendiği gayya kuyusunun ağzı… Orada direnmezsek nerede direneceğiz.”

Israrcı sorular ve ikinci Çanakkale Zaferi

“Vatan Partisi’nin tutumu üzerine düşüncenizi sormuştum?” diye kurcalıyorum iyice. Israrcı sorularımı yanıtsız bırakmıyor usta edebiyatçı:

“Kapitalizmin kendini sürekli yenileme ve uyum gücüne karşı doğunun yükselen özdirenci… Bunu eyleme kışkırtacak kuramı ve devrimci tasarımı yeniden belirlemek ve önermek gerekiyor. Bunu emperyalizmin niyet ve girişimlerinin içinden üretemeyiz. İyi de bu tükenmez özdirenç döngüsü Marx’ın yanılgısıydı belki de?!

Marx, verili koşullarda tasarlayıp işe koyulmak zorunda olan şimdiki insanı bütün bir tarihin toplamı yani ürünü olarak görüyordu. Bu demek ki insan, tarihin hem kendisi hem öznesi; nesne ve özne oluşu aynı anda üstlenmiş varlık olarak hem tarihle kuşatılmış ve yüklü, hem de eylem içinde onu dönüştürüp bugünden geleceğe taşıma yeteneğini haiz… Doğu Perinçek, iktidar bizim eylem ve düşüncemize geldi, onu Türkiye yönlendiriyor, demekle tarihin belirleyiciliğini anımsatıyor, tamam… Ama bu saptamada özne vurgusu tarihin üzerinde kalıyor. Kuramsal belirlemede öznenin yönelimi Avrasya… Ne ki güncel hakikatte aslolan eylemdir. Nitekim Hegel, ‘Minerva’nın baykuşu karanlık basınca uçar’ diyerek düşünürleri eylemin ardı sıra aldıkları düşünsel tutuma göre tanımlıyor. Marx, bu tutumdan esinlenerek, dünyayı yorumlamakla yetinemeyeceğimizi söylüyor; çünkü ‘aslolan, dünyayı değiştirmektir’. İşte bu değişimin öznesi, yüz binlerce yurtsever, şu an üçüncü seçeneği eylem içinde oluşturmak üzere, ikinci Çanakkale Zaferi için işe koyuluyor ama Vatan Partisi buna dur diyor. Ne ki ‘özne’ olarak kendisi bir seçenek oluşturmayı ülke koşullarına ihale ederek toplumu yazgıcılığa terk ediyor.”

“İsim teferruattır”

“Biraz dolaşık ve belirsiz görünse de bir şairin düşünsel çerçevesinden herhalde böyle anlatılır.” diyorum.

Gülümsüyor Seyyit Nezir. “Peki şöyle diyeyim: İnsanın özne oluş sürecini nesnel koşullar belirler ama onun değişimine ivme katan ya da onu yavaşlatan varlık, başka deyişle tarihin öznesi, birey – toplum diyalektiğini kuramsal öngörü ve müdahale yetisiyle eylemde örebilen kitlelerdir. Kuramsal öngörü elbette partidir. Kitleler başka yerdeyse hızla onlarla iletişime geçebilmelidir.” diyor ve noktayı koyuyor: “Şimdi Türk solunun 50 yıl sonra geldiği bir yeniden mayalanma sürecindeyiz… İsim teferruattır.

1- Cemal Süreya’nın yeğeni Güzin Tanyeri: Dayımın hâlâ kendine ait bir mezarı yok (tıklayın)

2- Tunca Arslan’ın CSKSD üyelerine intihar önerisi (tıklayın)

3- Tunca Arslan’ın bahse konu olan “Şiir Generali” yazısı (tıklayın)

4- Seyyit Nezir’in “Ateş ve Aydınlık’lar Gördük” yazısı (tıklayın)