SineAforizmalar’ın bu bölümünde “The Appaloosa”, “Hayallerim Aşkım ve Sen”, “The Big Lebowski” filmlerini işliyoruz…

The Appaloosa (1966)

Öksüz-yetim Brando’nun Meksika‘da at-avrat-silahla imtihanı… Sağcı-klasik western in kodlarını Leone tarzı bir görsel stilizasyonla, pitoresk görüntülerle ve Brando’yla harmanlayan, özünde gerici olmakla beraber, biçimde yenilikçi olmaya çalışan bir garip kült film.

Küçük tecimsel bir yönetmenle (Sidney J. Furie) büyük tanrısal bir oyuncunun (Marlon Brando) birlikteliği yine Brando’nun western filmografisinin en sağlam halkasına dönüşüyor. Öyle ki John Saxon ve Brando’nun karşılıklı bilek güreşi sahnesindeki hiç kasmadan ortaya çıkan afili performansın yanında, (teşbihte hata olmaz) örneğin bir Heat’deki Robert De Niro ve Al Pacino sahnesi, kötü bir parodi gibi kalıyor… Gözlerini bile milimetrik kırpan yakın plan Brando’ya da her zamanki gibi anti-kahraman olmak çok yakışıyor.

The Big Lebowski

The Appaloosa (Batıda Vuruşanlar)

Hayallerim Aşkım ve Sen (1987)

Gerçekte kimdi o… Sultancılıktan “sultacılığa” geçmiş yalancı bir Cumhuriyet’in, gayri resmi sultanı mı? Ölüm çığlıkları haykıran bir devletin, ninniler söyleyen masum yüzü mü? Bir melek miydi, şeytan mıydı o? 60’ların İstanbul’unda, sıcak bir yaz gecesinin siyah-beyaz düşleri miydi? 70’lerde bir mayıs gecesi solan, gelecek güzel günlerin yalancı prensesi mi? 80’lerde puslu havada çıkılan insan avının, kırmızı başlıklı kızı mı? Al yazmalı Asya mıydı, Rumuz Goncagül mü, bin bir renkli Derya Altınay mı? Belki hepsi, belki hiçbiri… İçten pazarlıklı bir halkın afyonu… Evet… Bir Beyoğlu ya da beyazperde düşüydü o… Hayallerde, aşklarda ve hiç bir zaman gelmeyecek, uzaklarda, sende kalan bir düş…

Türkiye sinemasının en iyi senaristlerinden Ümit Ünal yazdı… Dostoyevski’nin “hepimiz Gogol’ün Palto’sundan çıktık” dediği gibi, tüm bir Yeşilçam’ın rahle-i tedrisatından geçtiği Atıf Yılmaz yönetti ve Türkan Şoray kendini oynadı… Belki İstanbul’a son bir ağıt… Ömürlük filmlerden…

The Big Lebowski

Hayallerim Aşkım ve Sen

The Big Lebowski (1998)

Ahbap sen söyle bana, California cennetse, bu dolarlar ve yaşananlar neyin bedeli? Vietnam çok da uzak değil, gördün değil mi? Ahbap bilirsin, şu Amerika denen herze, sakın Tanrı’nın pezevengi olmasın? Ahbap, Seattle Yedilisi neden lanet bowling topları gibi yuvarlandı gitti boşluğa? Bugün işler bowling gibi değil, farklı dönüyor. Her atış hedefi buluyor, Tanrı ve devlet çok skorer bu konuda. Eagles ve Bakire Meryem’i her duyduğumda, masaya ve Kilise’nin kapısına alkol kustum…

Ahbap, Jim Morrison’ın ölümü üzerinden kaç bahar ve oyun sezonu geçti ki? 68’de tekila kafalayıp, altın vuruştan ve ordudan ve AVM’den sağ çıktığın için anlarsın beni… Ahbap merak etme, kahrolası bir Texas’lı ya da Yahudi değilim. Hiç kimse, senin ve benim iyi niyetime kırmızı halı sermedi bu yollara. Ahbap… Allen Ginsberg’ün dediği gibi “bir omuz da ben veriyorum şu dönen çarka”.

Eski bir aktivistin paradan ve hayattan yana yolsuzluğundan, Coen’lerin hisselerinin sinema borsasında tavan yapmasının trajikomik hikâyesi… Her şeye rağmen yuppilerin değil de, sinefillerin biricik gözdesi.

The Big Lebowski

The Big Lebowski

*Bu yazı daha önce Sine K Dergi’nin Mart-Nisan 2017 tarihli 3. sayısında yayımlanmıştır.