Sinemada sansür üzerine yazılan metinlerde, nedense aşırı bir ah vah etme vardır. Kimse, sansürün sinemanın gidişine katkılarını düşünmeye yanaşmaz. Biz, bu metinde onu yapmayı deneyeceğiz.

Evrimin zorlayıcı koşullarda oluşması gibi, sanatlarda da sansür gibi zorlayıcı koşullar, sanatçıya anlatısını incelikleştirme, düşmanının onu anlayamaması yönünde ifade kompleksini geliştirme ve dolayısıyla asıl mesajını, bilimkurgu roman ana akım dalgasında olduğu gibi, saklı da olsa iletme olanağını verir. Örneğin Ursula K. Le Guin, kendi bile bunun ayırdına varmadan, ‘Mülksüzler’ ve ‘Daima Eve Dönüş’ romanları ile, ev-gezegen Dünya’nın insan türü için yok oluş demek olacağını ve tek yolun Evren’e gidiş ve insan türünün metamorfozu olduğunu açımlar: Aslına bakılırsa, tüm bilimkurgu romanlar bunu açımlar ama hiçbiri de açıkça bunu söylemez, söyleyemez çünkü, dehümanizasyon / anti-hümanizm ile yaftalanıp sansürlenme olasılıkları vardır.

Sürrealist üslup sayesinde…

Sürrealist üslup, bunun için icat edilmiş olmasa da, devlet baskısının güçlü olduğu bir dönemde, 1945-1990 arasında Doğu Avrupa sinemasında, anlatının dolaylı ama uç deredece incelikli olması yönünde bir itki yaratmış. Öyle ki o baskı dönemi bittikten epeyi sonra bile bu üslupla, Macar Györgi Ptöfy’nin ‘Hıçkırık’ı yaratılabilmiş. Ve artı, bilim kurgudaki Soğuk Savaş geriliminin ortadan kalkmasının, aşırı bir anlatı düzeyi düşmesi yaratmışlığı gibi, o sürrealist üslup sayesinde, o filmin anlatı kompleksi yapısına, özgürlüğün geldiği söylenen, 1990 sonrasındaki dönemde, hiçbir film veya yönetmen yaklaşamamış oldu. Kaldı ki politik alegori de, sürrealist üslupla yapılır ve daha sürrealizm icat edilmeden önce, ‘Gargantua’daki dev veya ‘Güliver’in Gezileri’ndeki uçan ada vardı. Ptöfy ve ‘Hıçkırık’ı, sansürün kendisi ortadan kalktıktan sonra bile (post-moment ve/ya art-etki olarak mı?)  işlevsel olabileceğine ilişkin ironik bir örnek. Bazı noktalarıyla, aynı zamanda bilim kurgu bir filmdir ‘Hıçkırık’: Doğu Avrupa ülkelerinin toplu bilisiz kültüründeki bazı öngörülerinin gerçekleştiğine tanık oldum.

Sinemada sansür

Dış-kültürel sansür

Bunlar, hep dış-kültürel sansürün örnekleri ürünler.

Dış-kültürel sansür denli, iç-zihinsel sansür de geçerli olabilir. Örneğin, kolay kolay hiçbir yönetmen, ensesti savunan bir film yapamaz, yaparsa da kamusal linçe tabi tutulabilir. O zaman da yönetmen bundan korunmak için, bunun öyküsünü bir düşte veya düşsel bir ülkede geçen bir biçimde anlatmak durumunda kalabilir.

Kendi hesabıma, David Lynch filmlerinin hemen tamamının, yönetmenin oto-sansüründen geçmiş, ensest dâhil, orji dâhil, (onun yer ve zamanında öyle sayılan) psiko- ve sekso-patolojilerin dolaylı birer itirafı ve ifadesi olduğunu düşünmüşümdür ve hissetmişimdir.

Kişisel tavrım, bir şeyi doğrudan ve (otantik realizmi aşan) naturalist üslupla anlatma yönünde olsa da, Lynch’in bu yöntemle neleri ifade edebilmiş olduğunu gördükçe, ona hak vermeden edemiyorum. Sonuçta, onun anlatıları genel gündeme girdi ve toplu bilisizliği büktü. Ondan başka kolay kolay hiç kimse, bir güzellik ilahesi sayılan Rossellini’deki çirkinliği gösteremezdi. Sinemadaki güzelin asıl yüzünün çirkin olduğunu göstermek de, bir seksopat için bile bir erdemdir. Bunun da, Rossellini’nin şizofren ikiz kızkardeşi ile olan duygusal-bilinçaltısal etkileşiminin Lynch’e izdüşen bölümü (ruh çirkinliği) olduğu kanısındayım.

Sinemada sansür

Sinemada sansür başka nasıl aşılabilir?

‘Sinemada sansür başka nasıl aşılabilir?’ sorusuna gelince: Bildiğimiz kadarıyla, dünyadaki bütün ülkelerde sinema sansürü var. Çünkü bununla uğraşan ‘rating’, harfleme, şu bu kurumları var. Bunu aşmak için de, ABD gibi bir yerde bile, HBO dizileri türünden yapımların, yalnızca paralı kanallarda yayınlandıkları için yasaklanamaması durumunun gerçekleşmesi, bizim için uç-ironi örneği. 120 yıldır neden bunu kullanmadılar veya akıl etmediler diye insanın merak edesi geliyor, paralı kanallar onyıllardır var çünkü.

Spartacus türünden, kölelerin evsahiplerini doğradığı konulu bir yapım, Lenin, Troçki veya Stalin SSCB’sinde ve Mao Çin’inde bile, kendine kültürde yer bulamazdı, yönetmenin kellesi uçurulurdu ayrıca, Eisenstein’a neler yapıldığını biliyoruz. Burada sorunsal, içeriğin biçimi aşması. Yani devrim, bir amaç değil, bir araç aslında: Yani, Lenin-Troçki-Stalin dahil, tüm evsahiplerini öldürmeden devrim devrim olamıyor. Öyle olmayınca devrim, ‘Hayvanlar Çiftliği’ devrimi oluyor.

Şerh: Ancak, bunu böyle ifade eden George Orwell da, o ‘Hayvanlar Çiftliği’nin bir biçimde oluşumuna katılmış oluyor, attığı ters taklanın belini kırması nedeniyle. Ek olarak: Gerçek yaşamda da, Spartacus’un ikinci adamını dinleyip, yanlış yola girmesi ve o yüzden savaşını yitirmesi ve (kölelerin yaptığı ve tarihte bir ilk olan) kendi öz-devrimini gömmesi durumu, çok çok trajik bir gerçek-olgu.

Sansürün işlemesi

Bu örnekleme dizisiyle açımlamayı umduğumuz şeyler şunlardı:

Diyalektikte, tez-antitez sentezinden başka epeyi durum daha vardır ve buralar, sansürün işlemesini geçersizleştirir ve/ya başkalaştırabilir:

Tez, (ABD’nin önce SSCB reel sosyalizminin sorunları konularını irdeletmesi, ardından İslam terörünü tanımlaması gibi) kendi antitezini kendi yaratabilir ve/ya onunla ayırtsızlaşabilir. Yani, karşıtını eleştiri, kendini hiç öz-eleştirmeyen bir oto-sansüre dönüşebilir ya da kendi-savını yüceltmeye ki o da bir oto-sansür olmaktadır.

Adorno’sal negatif diyalektikte karşıtlıklar birbirinden uzakta etkileşir. Sansür için en ılımlı durum bu olabilir: Birbirini sansürleyemeyecek kadar birbirinden uzakta olan 2 tez-antitez, birbirini sansürleyemez. Ancak, yine de düşüncesel olarak birbirleriyle iletişimde ve etkileşimde bulunabilirler.

Sinemada sansür, kurgusal bir şey sonuçta: Varsayılan koordinatlardaki bir tezi, belli koordinatlara gidememeye mahkûm etme saplantısı. Bunun diğer bir adı, ‘ahlakımı bozdurmam da bozdurmam’ olabilir.

Bunun yapılması orta derecede zor ama okurun bunu algılaması imkânsıza yakın, çünkü onun da oto-sansürleri çok. Bir sinema seyircinin ve film okurunun, ahlaksız olmaması için, ahlak ilkelerinin kendisine hegemon kültürce dayatılmasına gereksinim duyuyor olma olasılığı çok yüksektir okurun ve seyircinin. Devletin ve teokrasinin bile bir ahlak dayatamadığı Türkiye 2016’nın ne rezil rüsva bir yer olup çıktığını da hep birlikte izliyoruz. Ki bu sansürün gerekliliği anlamına gelmez.

Sinemada sansür

Seyircinin oto-sansürü

Buradan devletin ve yönetmenin sansüründen, seyircinin oto-sansürüne geçebiliriz. Anarşist bakış açısıyla: Bir birey, kendi üzerine otorite kurulmasına zihnen izin vermemişse, Allah, baba, devlet otoritesinin sansürü onu yasaklayamaz. Çünkü; özgürlük, dışta değil içtedir; yolculuk da dışta değil, içtedir. Sinema seyri, bir eğlence değil, bir içsel yolculuktur.

Burada irdelemeye çabaladığımız şey, sansürün biçim ve içerik olarak nasıl aşılabileceğidir. Bunun için de, bakılmayan veya var olduğu yok sayılan sapa yollara ve ayaz sulara girebilmeyi öneriyoruz.

Buraya kadar hep, sansürün ne olduğunu irdeledik. Bir de ne olmadığına bakalım:

Sansür, kolay kolay, en azından G-7 ülkelerinde emir kipinde konuşmaz. Öyle olsaydı, HBO’dan sonra açık kanallarda da ahlak gevşemesi olmazdı. Yani, daha önceki baskı, olabilecek sansür tahminiyle yaratılmış bir oto-sansür idi daha çok. Yeni gidiş yasaklanmadı çünkü.

Transseksüel Wachowski ve onun ‘Sense8’i olmasaydı, bugün transseksüeller ve Wachoswki de, kendilerine toplumda daha az yer bulurlardı. Yani, oto-sansürün dışında, işlevsel sansür yıkımı ve dürüst-doğrudan ifade de önemli: ‘Sense8’teki tezleri ancak bir transseksüel anlatırsa ve oynarsa anlamlı olur, öbür türlüsü mazlumluk söylemi üzerinden nitelikli dolandırıcılık olabilir, oldu da. Sinema, ‘gibi yapmak’ değildir çünkü. Özdeşleşerek aşkınlık yoludur.

Sinemada ‘gibi yapmak’ ise, sansürün konusu değil. Bildiğimiz anlatı beceriksizliğinin, ABD’ye yılda 50 film yetecekken, 500 film yapılıyorluğunun derdidir ve bu da (kültürün, sanatın ve sinemanın düzeyini düşürmek de), başka bir metnin konusudur. Yani, film sayısını azaltmak, bir sansür veya oto-sansür olmayacaktır.

Sinemada sansür

Çıkış babında

Evet, sansürsüzlük mümkün, tıpkı özgürlük ama gerçek özgürlük gibi. Ancak gerçek özgürlük, köleleri ve köle zihinlileri öldürür. Yani, zihinlerini zehirler.

Diğer bir deyişle: Köleler ve sahipler, birbirlerine negatif bir sembiyöz ile bağımlı durumdadır. Yani, 5 milenyumluk tarih ve devlet varlığı denilen dönemde, tüm toplumsallık tam bir kölelik kılınmıştır bu sayede. Sansür, bu toplumsallığın yarattığı köleliğin tezahürlerinden yalnızca birisidir. Sansürü kaldırmak, o köleliği kaldırmaz. Sıkı örüntülü düzende bir delik ise, belki açar, belki açmaz.

Bunun böyle olması zorunlu (% 100 olasılıklı) değildi ama % 51 olasılıklı olduğu da kesin, çünkü tarih aşağı yukarı tüm asimptotlarını çizdi ve artı insan-ötesi türün yolu açıldı.

Çıkış babında:

İnsan için sansürü irdeledik. Peki: İnsan-ötesi tür için sansür sorunu var mıdır?

O da başka bir metnin konusu ama Iain M. Banks ‘Culture’ (Kültür) bilimkurgu roman dizisiyle onu da çalıştı, onu da burada belirtmiş olalım.

Özet

İnsanları sansürlemek çok kolaydır, çünkü zihinsel ve kültürel özellikleri buna çok yatkındır.

Sinemada sansür, sinemayı geriletmez, ilerletir.

Sansürlü bir filmi okumak, sansürsüz bir filmi okumaktan daha öğretici ve zihinsel geliştirici olabilir, olmuştur da çoğunluk.

Sansür, bu metinde övülmüyor. Ad absurdum / olmayana ergi mantık yolu deneniyor yalnızca.

Bu metin, epeyi başka formlarda yazılabilirdi.

 

REHA ÜLKÜ

*Bu yazı daha önce GodFather Dergisi’nin Temmuz-Ağustos 2016 tarihli 3. sayısında yayımlanmıştır.

İlginizi çekebilir:

Abbas Kiarostami sansür hakkında ne diyor?

Türk sinemasında sansür

Şiddet içerikli ve rahatsız edici 10 yasaklı film