Ünlü Türk yazarların öykülerini, romanlarını, şiirlerini, denemelerini veya makalelerini nasıl yazdığı hep merak konusu olmuştur. Kimisi masasının dışında yazamazken kimisi için de “ne yazacağı nasıl yazacağını” belirliyor. İşte ünlü yazarlar nasıl yazıyor? sorusunun cevabı…

Attilâ İlhan nasıl yazıyor?

“Ben oldum bittim bu işi önemsemedenmiş gibi yaparım hep. Gündelik bir gazeteye matrak bir ilave, ya da esnaf bir film şirketine reklam senaryosu hazırlarken en çetrefil yazıları tasarlamış, bazılarını vapurda gider gelirken, yolda yazmışımdır. Öyle masa başına kurulup kasılarak ”yazarlık” ya da ”ozanlık” oynayanların, (artık kendilerini fazla önemsediklerinden mi, yoksa role kapılıp işi unuttuklarından mı nedense) dişe dokunur şeyler çıkaramadıklarına inanmışımdır hep.”

Haldun Taner nasıl yazıyor?


“Benim ek işim hocalık. Derslerim, öğrencilerim hayli vaktimi alır. Bunun yanı sıra çeviriler. Bir sürü fahri kültür ödevi almışız. Yazıya az zaman kalıyor. Onun için gümrükten mal kaçırır gibi kahvede, vapurda, dolmuşta, hattâ yürürken durup ayakta yazdığımı bütün dostlarım bilir. Bunca yıllık yazarım, inanır mısınız, şöyle kendime ait bir yazı masasına ancak üç yıl önce kavuştum. Üç yıl önceye kadar ya ütü masasında, ya yemek masasında ya da bağdaş kurup kucağımda yazardım.”

Aziz Nesin nasıl yazıyor?


“Hangi ortamda yazarım? Bu ortam, yazacağım yazı türüne göre değişir. Çok ciddi yazı yazacaksam odanın kapısını ve penceresini sımsıkı kapatırım. Masamda bir iskelet kafası vardır. Konu üstüne yoğunlaşabilmem için evde ölü sessizliği olması gerekir. Bu derin sessizlik içinde sürekli müzik çalması gerekir. Brahms, Bach, Beethoven’i dinlerim. Dikkatimin uyanık olması için odanının ısısı on altı dereceyi geçmemelidir. Bunun için yaz aylarında ciddî yazılar yazamam, sıcaktan yazılarım mizahî olur.

Millî eserleri yine bu atmoser içinde yazarım. Yalnız millî olması için, masamda buzlu rakıyla sakız leblebisi bulunmalıdır. Yazıyı yazarken zora geldikçe rakı içerek kafayı bulurum. Yazımın evrensel bir düzeye ulaşması için, viskiye votkayı karıştırıp yaptığım ve adını koegzistans koyduğum içkiden içerim.

Romantik ve lirik yazılar yazmak için dağbaşında ya da deniz ve göl kenarındaki otellere çekilirim. Mizah yazılarımı ya hamamda ya da hayvan pazarlarına yakın çok gürültülü yerlerde yazmayı yeğlerim.”

Adalet Ağaoğlu nasıl yazıyor?

“Bir romanı tasarlarken, her yerde, her zaman, uykumun arasında da beynime saldıran ve saldırı anında bana korkunç güzel gelen bütün o tümceleri, o “ilk buluşları”, bütün o, bana göre iç dağlayıcı gözlemleri, bu gözlemlerin uzantılarını, bir duygulanımı, her şeyin çağrıştırdığı her şeyi sıcağı sıcağına bir deftere geçirmek isterim. İyice gezgin biri olduğum için, şöyle yanımda kolay taşınacak, kalemim, sigara paketim gibi her koşul altında hep elimin altında hazır duracak uygun bir defter edinmeye heveslenirim. Her biri ya çok küçük gelir, ya çok büyük. Böyle, küçük ya da büyük bir defter edinince de bunu ya evde, ya otel odasında unuturum. Bana en gerekli olduğuna inandığım zamanlarda böyle bir defterin dostluğundan hep yoksun kalırım.”

Ahmet Ümit nasıl yazıyor?

“İlhamla olmuyor. Aynı sizin gibi önce bir hazırlık yapıyorum. Karakter kim? Hikâye nedir? Bilmediğim bir alansa o alan üzerinde okumalar yapıyorum. Bu çalışmalarım bir yıl kadar sürer. Ondan sonra ancak yazmanın başına oturabiliyorum. İlham gelecek bir durum değil, ilham gelmez, ilham diye bir şey yok.”

Yusuf Atılgan nasıl yazıyor?

“Şimdiye dek yazdıklarımın neredeyse tümünü köyde -Hacırahmanlı’da- yaşadığım zamanlar yazmıştım. Bol vaktim vardı. Yeniden evlenip İstanbul’a yerleşince geçimimiz için çalışmak zorunluğu çıktı. Yaratmanın demeyeyim, ama ‘bir şeyler kurup yazmanın’ ak kâğıtla didişmenin güçlüğünden kurtulduğum için biraz da hoşnuttum. Oysa yazmak istediğim şeyler, özellikle yıllardır kafamda oluşturduğum köyle ilgili bir roman vardı. ‘Bu koşullarda yazmam olanaksız’ diyordum ama sonraları yazacaksam ancak bu koşullarda yazmam gerektiğini anladım, işimden artan zamanlarda romana başladım ve ağır ağır da olsa ilerliyor.”