Çok bilinenin aksine Osmanlı’da iktidar babadan oğula değil, oğullar arasında, arkasına halk desteğini alıp, ulema ve Ocak’lara kendini kabul ettirebilene geçiyordu. Dönemin meşruiyet kıstası buydu. Bu yönde çalışmalarını desteklemek ve yeteneklerini ispatlamaları açısından, şehzadelere sancak valiliği verilir, emirlerinde ordu bulunurdu. Hatta yönetim kabiliyetlerini geliştirmek ve ölçmek açısından yönettikleri Sancaklara okul, medrese, yol, kervansaray gibi sosyal tesislerin yapımında şehzadeler birbiriyle yarışırdı.

Saraylar…

Bu süreçte halk ile organik bağ kurabilen, ordusunu küçük çaplı seferlerle diri tutan şehzade giderek tahta yaklaşmış olurdu. İstisnalar mutlaka olacaktır çünkü her oğul tahtta hak sahibi idi ve bazen ilk gelen tahtın sahibi olurdu. Yine de Osmanlı’nın klasik dönem güç ve ihtişamının temelinde; arkasında halk desteği olan kabiliyetli şehzadelerin tahtı devralması yatar. Sonraları veraset sistemi değiştiğinde padişahlar halk desteğine dayanan meşruiyet biçiminden bir çeşit atama sayılan yaşça en büyük olan haneden üyesinin tahta oturmasıyla belirlendi. Giderek halk ve yönetici arasındaki organik bağ koptu. Tahta oturmak için halkın desteğine ihtiyacı olmayan yöneticiler halkın içinden, sokakların problemlerinden bihaber kaldı.

Saraylar başka saray halkıyla ahbaplık ederken; halk savaşlar, kıtlıklar, eğitimsizlik ve yerel yöneticilerin keyfiliğinden yıldı ve sonunda başka bir liderin peşine düştü. Hatta tahmin edilenin aksine Osmanoğulları Ailesi İstanbul’u terk ederken halk bu manzarayı sevinç gösterileriyle kutlamıştır. Bugün olduğu gibi karşı olanlar mutlaka vardı, ancak sonucu etkileyecek çoğunluk Cumhuriyet’in arkasındaydı.

Devrimci Mustafa Kemal

Amerikalı bir gazeteci şöyle demişti: “Türkler zaten savaşmak için yaratılmıştı, onların tek ihtiyacı olan iyi bir liderdi. O da Mustafa Kemal’dir.” Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı boyunca attığı her adıma halkı dahil edip, halkın içinden gerçek problemleri gören-bilen insanlarla toplantılar düzenlemiştir. Gerektiğinde kendi devrimci yöntemlerini bu kanaat önderlerini ikna ederek uygularlarken, gerektiğinde halkın yöntemini daha akılcı ve pratik bularak değişken stratejiler belirlemiştir.

Cumhuriyetin ilanından sonra bütün hayatını yurt gezileri düzenleyerek, memleketin her köşesinde halkın içinde, halkın problemlerini dinleyerek, devrimlerinin halka olan tesirini izlemek, yeni nesillerin eğitim düzenlerini kontrol etmek, ordunun ihtiyaçlarıyla yakından ilgilenmekle geçirmiştir. Tüm bunlar olurken hemen her gün akşam üst düzey devlet yöneticileri ve yabancı devlet temsilcileriyle yemeklerde buluşarak kendi ülkesi ve dünyanın gidişatı hakkında teorik tartışmalardan da çekinmemiştir.

Sonuç olarak sağlam temeller üzerine kurulmuş çağdaş, üretken genç bir cumhuriyet ve tüm dünyanın tanıdığı gerçek bir lider ölümsüzleşmiştir. Bundan sonra Türk halkı yüzünü kendisine dönmeyen hiç bir yöneticiyi ne uzun süre yönetimde tutacak, ne de arkasından hatırlayacaktı.

Çok partili dönem ve Demokrat Parti

Cumhuriyet tarihinde çok partili döneme geçiş bir hayli sancılı olmuştu. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, halkın yeterince olgunlaşmadığını düşünerek ikinci bir siyasi partiye çok sıcak bakmıyordu. Nihayet daha önce denenmiş ama yeni parti, eski rejim taraftarlarının toplanmaya başladığı bir merkez halini alınca parti kapatılmış ve faaliyetler yasaklanmıştı. Ancak İnönü de olsanız halkın eğilimlerinin önünde durmazsınız. 1946’da İnönü bir yasa ile ikinci partinin kuruluşunu onaylar ve seçime gidilir. Seçim süreci biraz tatsız geçer. Tabi devletin kurucu kadrosu Cumhuriyet Halk Partisi’nde siyaset yaptığı için bir takım çevreler asker, bürokrat vesaire seçimleri bir tür beka sorunu olarak görür ve sonucu CHP lehine çevirmek için bazı usulsüzlük ve baskıya başvurur.

Bunlar size bir yerlerden tanıdık geliyor olabilir! Bu şekilde ilk seçimleri kaybeden Demokrat Parti, aslında seçimin gerçek kazananıydı. Çünkü halk artık Demokrat Parti’nin arkasındaydı. Çok geçmeden, sadece dört yıl sonra halk Cumhuriyet Halk Partisi yöneticilerini kesin kararlılıkla cezalandıracak ve iktidardan uzaklaştıracaktı. Yaklaşık 10 yıl başbakanlık yapan Demokrat Partili Adnan Menderes, arkasındaki halk desteği ve CHP’nin dışlanmasıyla bir hayli güçlü hale gelecek ve “şımaracaktı”. Lüks harcamalar, yasak aşklar, gazetelere sansür, muhalif parti liderlerine hakaretten geri durmayacaktı.

Amerika ile girilen ekonomik münasebetler gereği üretim ekonomisi terkedilecek, Amerika’dan alınan krediler yersiz kullanılacak, ülke üretemez hale gelirken bir taraftan da borçlanacaktı. Halk git gide fakirleşirken, sosyal hayat gerilerken Menderes mitinglerde İnönü’ye nefret kusmak üzerine kurulmuş siyasetini daha da artıracaktı. Bu kısım da size tanıdık gelebilir.

Neyse siyaseti boş tencere bilir diyelim. Menderes talihsiz bir şekilde -ki asla onaylamıyorum- idama giderken, o miting alanlarında Menderes için deliren çılgın kalabalıktan bir Allah’ın kulu çıkıp “Yapmayın, yazıktır” diyememişti. Çünkü Menderes gerçekte halk desteğini çoktan kaybetmiş, baskı ve zora başvurmaya başlamıştı. Tarihin cilvesine bakın ki Menderes’in hakaretler yağdırarak taşlattığı İnönü, Menderes’i kurtarmak için girişimlerde bulunmuş ancak başarılı olamamıştı.

12 Eylül 1980

Bundan yaklaşık yirmi yıl sonra Türk siyaseti ve ekonomisini yeniden Amerikan güdümlü bir pozisyona sokmak için bir general çıktı. Önce CIA merkezli operasyonlarla katliamlar yaptırdı. Cinayetler, baskınlar, tutuklamalar sonucu psikolojik ortamı hazırladı. Halk bıkmış, yılmış, yorulmuş ve artık düzen istiyordu. Anarşi tüm ülkeyi mahvetmişti. Ekonomi bitik, sokaklar tehlikeliydi. Bir kurtarıcı gerekliydi, o da geldi. 12 Eylül 1980’de Türkiye Cumhuriyeti kanlı bir darbeye şahitlik edecekti. Binlerce genç hapisanelerde işkenceyle ölürken kimleri tamamen ortadan kaybolacak kimileri darağacında can verecekti.

Tüm bu katliamlara rağmen seçime gidildiğinde bu general ve hazırladığı anayasa yüzde 90’ın üzerinde oy alarak iktidara gelecekti. Yine de yüzde 90’ın üzerinde oy alması cenazesinin yalnız kalmasına, siyah çelenkler bırakılmasına, arkasından küfür ile yad edilmesine engel olamayacaktı! Çünkü yarattığı gündem suni idi ve asla sevilmemiş; halkı korku, panik ve terörize ederek psikolojik bir tercihte bulunma zorunda bırakmıştı. Eminim bu kısım da çoğunuza çok tandık ve yakın gelecektir.

Aniden bir yıldız doğdu!

1990’lar sonunda Amerika yeni bir Ortadoğu siyasetine girişmek üzereydi. Bölgedeki kritik yerlere yerleşip artık Ortadoğu’yu yerinden yönetmek arzusundaydı. Bunun için stratejik ortaklara ihtiyacı vardı. Zaten Suudi devleti ve İsrail’le çoktan anlaşmıştı. Irak petrollerini yerinde kontrol etmek, İran’ın ensesinde tehdit gibi durmak, Rusya’yı alandan dışlamak istiyordu. Daha yakın doğuda daha stratejik özelliklere sahip bir “ortak” istiyordu. Tırnak içinde yazıyorum çünkü gerçekte ortak değil kukladan başka bir şey aramıyordu. Bunun için Türkiye’nin kapısını çaldı.

Ancak bu cinayetlere bir ortak bulamadı. Bülent Ecevit ve Necmettin Erbakan kesin bir tavırla bu pazarlığı reddetti. Sonraları birden Türk ekonomisi bozuldu, Ecevit hasta oldu, Erbakan siyaseten dışlandı. Ve aniden bir yıldız doğdu! Belli ki Amerika yeni stratejik ortaklarını bulmuştu. Tarihin şahit olmadığı bir hızla kurulan bir parti yine hemen hiç bir engele takılmadan iktidara koştu. Önceleri her şey güzeldi. Kaynağı bilinmeyen sıcak paralar piyasada dolaşıyor, gazeteciler övgü üzerine övgü yağdırıyor, sanatçılar dizinin dibinden ayrılmıyordu bu yıldızın.

Yıldızın ilk icraatı, “Amerika, Türkiye’nin askeri üslerini kullanarak Irak hedeflerini vursun” konulu yasayı Meclis’e taşımak olacaktı. Şanslıyız ki o zamanlar güçlü bir parlamento vardı ve bu yasa reddedildi. Bir şey değişti mi, hayır. Çünkü yıldız o kadar parlaktı ki Meclis gereksiz kalıyordu. Sonra bu yıldızın parlaklığına bir köşk yetmiyordu. Yeni saraylar yapıldı.

Parlayan yıldızlar takımı

Tabi yıldızın etrafında küçük yıldızcıklar vardı ve onlar da bir hayli parlaktı. Onların da Saraylara, gemiciklere, İsviçre banka hesaplarına ihtiyaçları vardı. Ancak Amerika krediyi kesmişti. Çünkü çoktan alacağının fazlasını almıştı. Ama yıldızlar parlamalıydı. Nasıl etmeliydi, evet satmak. Tüm kamu iktisadi kuruluşları satıldı. Şeker, çay, un, çimento, iletişim, yol, köprü, baraj… Bu çok kârlı bir ticaretti, çünkü satışlar yakın çevredeki yıldızlara uygun fiyatlara hem de devlet kredisiyle satılırken, geliri de daha tepedeki ve daha ihtişamlı yıldızlara aktarılıyordu. Ama satın alan yıldızlar işletmeleri genellikle üretim yapmak için değil, kıymetli arazileri için ya da fiyatları yükseltmek için alıyorlardı.

Böylece üretim gerilerken yıldızlar parlıyordu. Ama yetmiyordu. Yıldızlar parlamalıydı, daha da parlamalıydı! Bu yüzden zamlar geliyordu. İthalat artıyordu, dışarıdan aldıkça döviz rezervi tükeniyordu. Döviz tükendikçe dolar yükseliyor, bugün bin lira olan bilgisayar yarın iki üç katına çıkıyordu. Ama kızlar parlıyordu, damat parlıyordu, vekiller, bakanlar, valiler, müdürler, parti yöneticileri; aman yarabbi hepsi ne güzel parlıyordu! Samanyolu galaksisi gibi göz kamaştırıyorlardı.

Böyle sürüp giderken halk boş tencere kaynatıyor, sarımsak soğanı hesap ediyor, paçayı yiyemiyordu. İsyan edenler FETÖ’cü olmakla suçlanıyor, gazeteler hep yıldızların nasıl güzel parladığını yazarken gazeteciler hapislerde çürüyordu. Eğitim geriliyor, üretim duruyor, döviz yükseliyor, gençler kaygılı, kimisi intihar ediyor, analar ağlıyor ama yıldızlar çok güzel parlıyordu. “Artık yetti” diyecek noktadayken halk, bir beka sorunu çıkıyor; tehdit, usulsüzlük, terörize edilmiş bir halk ve psikolojik ortam hazırlanarak yıldırlar yeniden parlıyordu.

“Her şey çok güzel olacak”

Bir gün daha parlak bir yıldız çıktı. Parlaklığını dolar yeşilinden değil halkın umutlu bakışlarından alıyordu. O da umutluydu. Hep gülümsüyor ve “Her şey çok güzel olacak” diyordu. Hakaret ediliyor, iftira atılıyor o hep gülümsüyor ve “Her şey çok güzel olacak” diyordu. Çünkü yapay ışık kullanmıyordu, O güneşti. Aydınlatmak ve ısıtmak onun kalbinde vardı. Halktan ve haktan başka kimseye ihtiyacı yoktu ve bunu bildiği için gülümsüyordu. Sonunda yıldızlar savaşını o kazandı. Ama sindiremediler, çünkü yıldızlar çetesi için bu hayati bir meseleydi. Onlar parlamak için dolara ihtiyaç duyuyordu. Ama güneş dolarları halka geri iade edeceğini vaadediyordu.

Bir şeyler yapmalıydı. Baş yıldız isteksizdi, çünkü tecrübeliydi. Halkına sırtını döndüğünü, ihtişam içinde yaşayıp halkını yoksul bıraktığını biliyordu. Halkına zulüm eden hiç bir yıldızın çok uzun süre parlamadığını biliyordu. Ancak bir şey de yapamazdı, çünkü bütün imkanları tüketmişti. Yıllardır iktidarını halkının refahı üzerine değil etrafındaki yıldızlar çetesinin parlaması üzerine kurmuştu. Ve artık çok geçti, güneş doğduğu zaman bütün yıldızlar sönmek zorundaydı, bunu çok iyi biliyordu. Yine de son bir hileyle yıldızlar çetesine uyarak güneşe çamur attı. Ama güneş balçıkla sıvanmaz. Güneş yeniden doğacak ve her şey çok güzel olacak.