Sevgili Yılmaz Erdoğan

Sene 2001 ve hâlâ birçok şeyi çok ilkel yaşamaktayız. Hâlâ elektriğin olmadığı suyun taşındığı çamaşırın elle yıkandığı bir dönemi yaşamaktayız ve bu zor dönem şartlarında sizin aynı oranda fiziki zorlukları dibine kadar yaşadığınız Hakkari’de veya Van’da çektiğiniz bir filminiz vardı: Vizontele. Yıllar sonra filminizin belgeselini izlerken yaşadığınız zorlukları çok daha kolay görebiliyoruz ama belgeseli olmasa bile film zaten bize dönemin zorluklarını çok iyi yansıtıyor. Ancak tuhaf olan tüm bu zor koşullara fiziki imkansızlıklara ve yetersiz tecrübenize rağmen ortaya çok iyi bir ürün koymayı başarmış, büyük bir kesimin takdirini toplamış bulunuyorsunuz.

Size asıl sormak istediğim soru, o günden bu güne değin gelen tecrübeniz, kazandığınız paralar, gelişen imkanlarımız, değişen dünya vs… Yani tüm imkanlarımız daha iyiyken neden o günün performansını şimdi sizde göremiyoruz? Neden tecrübeniz kaliteli ürünlerinizle doğru orantılı ilerlemiyor? Ve neden bu sadece sizin için değil diğer film yapımcıları için de geçerli? Sorun ne? Neden son dönem filmlerinize “duygusallık basıp” yaratıcılığınızdan ödün veriyorsunuz? Yoksa sadece para mı kazanmak istiyorsunuz? Peki ben neden bunu dert ediyorum kendime? Neden insan iyiyi hep iyi, kötüyü hep kötü hatırlamak ister ki?

İçerisinde naçizane bir izleyici eleştirisini ihtiva eden bir küçük yazı okudunuz lakin eleştirim, öznel estetik yargılarımın veya değer anlayışımın yansıması olduğu için doğru değerlendirme yapamamış olmam da pek tabi mümkün. Sizi her zaman olduğu gibi sağlam yapıtlarla hatırlamak dileğiyle…

Saygılarımla…

Kamera arkası

Allah kahretmesin keşke mailimi görse. Hatta dikkate alsa, sevse anasını satayım. Ne bileyim beni merak etse bulsa falan… Belki biz de yürürüz anasını satayım ne olacak ki. Hep duymuyoz mu sanki böyle hikayeleri. Çok mu eksiğim var zibilyon tane işe yaramazdan? Yani eksiğim yok ama fazlam da yok! Ne olacan oyuncu mu olacan? Çok anlarsın ya! Aslında normal şartlar altında bir yazıyla herhangi bi şeyle bir onla bir şunla bir bunla iyi yerlere gelmeyi katı eleştiririm ama ben de olsa muhtemelen buna zaten layık olduğumu düşünürdüm.

Aslında fena sayılmam o esnada gülmesem kendi kendime iyi bir oyuncu olabilirim. Ha bi de ağlayamam ki ben! Hayır nasıl ağlıyolar hiç anlamıyom. Gül, ama nasıl ağlıcan?! Şu hale bak umduğum şeye bak. Ama eminim mesajım 814 mail arasında uzay boşluğunda kaybolur gibi gidecek tabi. Ya ne olacaktı… Belki de kaybolmaz ne biliyim.

Lan aslında iyi para var bu işlerde! Adamlar bi reklamda oynuyolar bitti gitti işte. Neden görmesin ki? Ama sonuçta adam koymuş sitesine mail adresi filan. O okumasa bile illa birileri okuyacaktır. Yani inşallah öyledir. Keşke görse. Yalnız “ahahahaa” diye cevap verse ne gülerdim ama. Hadi ukala olduğumu düşünürse. Lan dava filan açmasın! Yok canım son derece kibar kibar eleştirdim. Yani ben Yılmaz Erdoğan olsam biri beni böyle eleştirse falan yani hoşuma gider ama gidip de adamı dava etmem heralde. Nolur etmesin lan! Saçmalama Murat gene OKB’ye bağladın. Neyse ya bi atalım bakalım. Her yazıya dönersek ohooo. Bi kaç şey daha eklesem mi acaba. Yalnız yazının amacı ne oldu şimdi anlamadım ki!

Bilinçaltı

Bence iyi oldu. Yani dürüstçe eleştirdim ve gayet iyi bir eleştiri oldu. E peki dürüstçe eleştirmenin nesi güzel olsun? Dürüstçe eleştirmek iyi bir eleştiri yöntemi midir yani? Yani ne kadar sıkıcı da olsa memleketin dürüstlüğe ihtiyacı yok mu? Görürse sever ama döner mi bilmiyorum. Dönse fena olmaz, sağlam havam olur yemin ederim. İkinci bölüm de fena olmadı. Yani güzel olan tarafı ilk bölümünde ikinci bölümünde iyi bir zihin aktarımı olması. Ama bu halimi ikinci bölümden ayıran noktayı nasıl belirleyeceğim. Burada kalsam mı devam mı etsem acaba. Bitirsem mi bilemedim. Buraya ne desem acaba. Aslında bir bölüm daha olsa on numara olurdu. Yalnız oyunlaştırılabilse çok güzel olurdu. Hem günümüz gençlerinin “kolay yoldan voleyi vurma düşüncesi” teması da işlenmiş olurdu. Ne bileyim sırf dürüst olduğu için her şeyi eline yüzüne bulaştıran birinin hikayesi filan iyi işlense bence fena olmazdı. Bence ÇGH olurdu. Acaba burayı çıkarsam mı çok da şey olmadı hani… Şu dakika da hem güldürüp hem sinirlendirdim mi acaba? Yani gülse de hoş sinirlense de. İki durum da dikkate değer olduğunu göstermez mi? Daha fazla yazmalı mıyım acaba? Daha fazla yazmak yazıyı niteliksizleştirir mi acaba? Ama bu şekilde sonsuza kadar iki ya da daha fazla bilinç durumunu resmedebilirmişim gibi hissediyorum.

Yalnız nasıl oynadım? Hem yazdım hem oynadım. Beğendin mi?

MURAT ÖZYÜREK

Murat Özyürek – Anlamsızlığın Etkisizliği