Kötülüğün cazibesi: İnsan ruhunun karanlık yüzü

Adil Yıldırım, Şeytan Tüyü romanında insanın kötülükle kurduğu ilişkiyi narsisizm, haz ve iktidar arzusu üzerinden sorguluyor. Varlıklı, başarılı ve ahlaki sınırları zorlamaktan çekinmeyen Mert Atalay’ın hikâyesi, modern toplumda güç, cinsellik ve insan ilişkilerinin nasıl bir tahakküm alanına dönüşebildiğini gözler önüne seriyor.
Edebiyatın en ilgi çekici karakterleri her zaman sevilesi insanlar değildir. Kimi zaman okuru rahatsız eden, ahlaki sınırları zorlayan karakterler, insan doğasına ilişkin daha çetin sorular ortaya çıkarır. Adil Yıldırım’ın Şeytan Tüyü romanının merkezindeki Mert Atalay da böyle bir anti-kahraman.
Kırklı yaşlarında, ekonomik açıdan ayrıcalıklı ve kendisini hazza adamış bir adam olan Mert, başkaları üzerinde kurduğu hâkimiyeti kişisel başarısının ölçüsü sayar. Kadınlarla ilişkileri, dostlukları ve iş hayatı aynı düşüncenin etrafında şekillenir: Kontrol etmek, sahip olmak ve üstün gelmek. Ancak kendi hayatını anlatmaya başlamasıyla bu güçlü adam görüntüsünün ardındaki ahlaki çürüme açığa çıkar.

Romanın en dikkat çekici tercihi, hikâyeyi doğrudan Mert’in ağzından anlatması. Okur, olayları tarafsız bir anlatıcının rehberliğinde değil, kendi kötülüğünü açıklamaya ve zaman zaman meşrulaştırmaya çalışan bir karakterin zihninden izler. Böylece itiraf ile savunma arasındaki sınır belirsizleşir. Mert’in anlattıkları gerçekten bir yüzleşme midir, yoksa kendisini haklı çıkarma çabasının başka bir biçimi mi?
Şeytan Tüyü, bireysel kötülüğün ötesinde toplumsal bir eleştiriye de alan açıyor. Mert’in dünyasında ekonomik güç toplumsal üstünlükle, cinsel çekicilik ise iktidarla özdeşleşiyor. Kadınlar çoğu zaman elde edilmesi ve yönlendirilmesi gereken varlıklara, dostluklar ise çıkar ve suç ortaklığına dönüşüyor. Yıldırım, karakterin bu yaklaşımını çocukluk deneyimleriyle ilişkilendirirken maddi ayrıcalıklar içinde büyümenin duygusal yoksunluğu ortadan kaldırmadığını da gösteriyor.
Romanın psikolojik gerilimi, Mert’in kendisini tanıma iddiasıyla davranışlarını değiştirmeye yanaşmaması arasındaki çelişkiden besleniyor. Sahip olduğu maddi imkânlara rağmen sürekli daha fazlasını arayan karakter, hazzın giderek tüketici bir bağımlılığa dönüştüğü bir hayatın temsilcisi haline geliyor.

Adil Yıldırım’ın dili doğrudan, sert ve yer yer kışkırtıcı. Birinci tekil şahıs anlatımı ve geçmişe dönüşlerle kurulan yapı, okuru Mert’in zihnine yaklaştırıyor. Şiddet, cinsellik ve ihanet içeren sahneler karakterin ahlaki çözülüşünü belirginleştirirken, insan doğasına ilişkin uzun açıklamalar kimi zaman anlatının edebî gerilimini zayıflatıyor. Buna karşılık anlatıcının güvenilirliğinin sürekli tartışmaya açık olması, romana psikolojik bir derinlik kazandırıyor.
Şeytan Tüyü, kötülüğün yalnızca başkalarına zarar vermekle değil, insanları kendi arzularının nesnesine dönüştürmekle de ilgili olduğunu düşündürüyor. Romanın asıl rahatsız edici yanı ise Mert’in yaptıklarından duyduğu haz kadar, bunları açıklarken sergilediği soğukkanlılık. Adil Yıldırım, kötülüğün güç, başarı ve çekicilik görüntüsü altında nasıl sıradanlaşabildiğini sorgulayan karanlık bir insan portresi çiziyor.
